Wednesday, August 1, 2007

toplu aşk




bi' şeyler var bu aralar. herkes bi' delirdi. herkes bi' garip.

Cenk'in duvarına yazmıştı Adnan, "love kills human mind"diye.

biz hakkaten bu aralar toplu kafayı yedik.



Mehmet geçen hafta Saraybosna'daydı. Orda sevda; "iyi bi' kişinin başına gelen kötü bi' şey" anlamına geliyormuş.



burda da öyle.


zor iş. yorucu. stresli. olsun bitsin. ne olacaksa olsun istiyor insan ama süreç sanatı aşk. o ince ince sökülürken, değişirken, iyiye ya da kötüye giderken tahammül etmek gerekiyor. ve tüm bu süreç boyunca kendin olmak. deliriyorsun ve karşında normal seni görüp, beğenen birden bir deliyle karşılaşıyor. dellenmek ya da dellenmemek. offf!!!

wild at heart'ın son sahnesi, Nicholas Cage'den ortaya karışık bir "Love me Tender":




hepimize kolay gelsin!





Monday, July 2, 2007

şiir

Büyük kapıyı örtüyor ağır ağır
Birikmiş ağırları, ağırlaşmış adımları,hisseden..

Griye yakışacak saçları

Büyük kapının ne sağında ne solunda bir duvar
Yine de bir girişi tutuyor inanmasanız da
Sınırlardan haberli olanların bilmedikleri sınırsızlığa açılıyor belki..

Önünde uyuyor kapının
Örtündüğü eski paltosu cepsiz
Birikecek olan birikiyor benliğinde..

Düşünde konuşuyor sadece
Gerisi sonsuz bir dinleyiş
Alacaklarını kalbine
Borçlarını aklına kazıdıkça
Suçluluk duymasa da
Çocuklukla suçlanıyor işte

m.turen 2006

gaydıra gaydıra yürüdük







Pazar öğleden sonra 1 saatimi Taksim Meydanı'ndan Galatasaray'a kadar yavaş yavaş yürüyerek geçirdim. Ara ara zıplayıp, ara ara slogan atarak.

Tüm üniversite hayatı boyunca hiç bir eyleme katılmayan bir insan, ben. Pardon bir kere üniversitede yemekhane zammı protestosu olmuştu ama o gün kesinlikle ne yapacağımı bilememiştim. Elim ayağıma dolanmıştı. Gösterilen performansa bir türlü uyum sağlayamamış, kendi sesimi duyduğumda ürküp, bir de utanmıştım.

Ne olduysa o cinayetten sonra oldu. O gün televizyonda görüntüleri izlerken sabrımın taştığını farkettim. "Artık, bir şeyler yapmamız lazım" dedim. Bir sürü kişi kendine dedi bunu sanırım o gün. Hemen Agos'un önüne koşmuştum. Bir baktım başkaları da var benim gibi. Sinirlenen, tepkisini ARTIK göstermek isteyen.

Tecrübem çok fazla değil. Hala bir garip hissediyorum bu yürüyüşlerde, mitinglerde. Pazar günkü "gay parade"da da yine bir garip hissettim kendimi.

"Susma haykır, eşcinseller vardır."ın yanı sıra " Öldürmeyeceğiz, ölmeyeceğiz. Kimsenin askeri olmayacağız." sloganları biraradaydı.

Azınlıklar ve azınlıkların devlet tarafından tanınıp, belli haklara sahip olma isteğini ifade etme biçimlerinden çok ikinci sloganı etkileyici buldum. Elbette tanınmak istemelerini, belli haklardan alıkonulmamalarını istiyorum ve bu taleplerini doğru buluyorum. Ama biz ve onlar şeklinde konuşmaktan; kendimi ve onları farklı kılan, ayıran ifade biçimlerinden çok bizi biz yapan, belki hepimizi azınlık, belki bir çoğumuzu bir çoğunluk yapan bu sloganı sevdim;

ÖLDÜRMEYECEĞİZ, ÖLMEYECEĞİZ. KİMSENİN ASKERİ OLMAYACAĞIZ!


Yürüyüş ile ilgili haber aşağıda.


-----------------------------------------------------------------------------------------------


Dün (1 Temmuz) Taksim Meydanı'nda çığlık atarak, düdük ve ıslık çalarak, zıplayarak seslerini kamuoyuna duyurmaya çalışan yüzlerce eşcinsel izleyenlerin şaşkın bakışları arasında gökkuşağı bayrağıyla İstiklal Caddesi'nde yürüdü. Meydanda toplanıp, 25 metrelik bayrakla Galatasaray Lisesi'ne yürüyen eşcinseller, burada geleneksel 'Hormonlu Domates Ödülleri'nin sahiplerini açıkladı.
'Susma haykır, eşcinseller vardır', 'Ahmet'ler Mehmet'i, Ayşe'ler Fatma'yı sevebilir', 'Polis copunu bedenimden çek', 'Teşhirci değil travestiyiz' sloganları eşliğinde yürüyen 1000'e yakın eşcinsel, sivil ve üniformalı polisler eşliğinde eylemlerini gerçekleştirdi. Yaptıkları açıklamalarla eşcinsellerin tepkisini çeken isimlere verilen 'Hormonlu Domates Ödülleri'nin bu yıl üçüncüsü açıklandı. Müzik dalında Ebru Gündeş, siyasette CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, basında Vatan gazetesinden Alev Alatlı, kurumlarda da Bursa Esnaf ve Sanatkârlar Odası ödüle layık görüldü.
Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği'nin organize ettiği yürüyüşe destek veren İstanbul 2. Bölge bağımsız milletvekili adayı Baskın Oran, ezilenlerin yanında olduğunu söylerken yürüyüşe travesti olan İtalyan Komünist Yeniden Doğuş Partisi milletvekili Vladimir Luxuria da katıldı. Çok sayıda sivil toplum kuruluşu yürüyüşe destek verdi.

Sunday, June 24, 2007

pencereler açık

Hava acayip sıcak. Herkes aynı şeyi sölüyor sürekli, "çok sıcak".

Gündüz kötü. İnsan aptallaşıyor, tansiyonu çıkıyor(benim çıktı geçenlerde, hayatımda ilk kez tansiyonum da çıkmış oldu böylece), başına ağrılar giriyor, bir şeyler düşünmeye çalışıyor ama bacak bacağına attığında diz kapaklarından akan ter ya da alnından burnuna damlayan bir ter damlası sürekli düşünceyi engelliyor. Bir de koltuk altı durumu var. Sürekli terli olmak ve eve gidip üstünü değiştiremediğin için o ıslaklık ve koku ile yaşama hali.

Gece. Nedense yaz gecelerinde hep "Çöl'de Çay" filminde gibi hissediyorum kendimi. Filmi izlemeden de kendimi o filmde hissederdim, izleyince o muhteşem çığlık sahnesi de eklendi belleğime. Her neyse...

Ne demiştim. Gece. Yaz gecesi. Bir yaz gecesi rüyası. Benim yaz gecesi gördüğüm rüyalar da fena oluyor. Ama anlatacağım şey rüya ile ilgili değil.

Bütün pencerelerim açık. Beş metre ötedeki apartmanın tam benim odama karşılık gelen pencereleri de. İçerde pek enterasan bir şey olmuyor. Dev ekran bir televizyon var, onun ekranından cama maç, paparazzi, yarışma ve dizi görüntüleri yansıyor. Onun üst katını da oturduğum yerden görebiliyorum ama onun ki kapalı ne yazık ki. Gündüzleri açıyor o penceresini. Saksafon çalıyor. Başkurt Sokak'ta New York'ta gibi hissetmemizi sağlıyor. Sağ olsun.

Kanserdi adam. Öldü. Ambulans sesleri. Bir kadın bağırıyor. Yoldan çekilsenize, yolu kapamaya ne hakkınız var. Cenaze var, cenaze. Bir adam ölmüş. Bizim mahallemizde. Adamı görmedim. Belki de görmüşümdür daha önce. Bilmiyorum. Sesleri duyuyorum. Cenaze var diyen adam birileri ile konuşuyor hala.

Mesela içim burkuluyor. Yolu açın diyen kadına kızıyorum. Olaya müdahil olmuyorum. Bir şey de yapmıyorum. Ama içimi burkup, kızıyorum. Burcu " biri daha gitti" dedi. Serdar'ın dediği gibi içinde yaşlı bir hanfendi var kızın. Dans eden kızın hemen yanında. İkisi hep çarpışıyor. Ben de ikisinin tam ortasında Burcu ile muhabbet ediyorum. Ne dansetmeye gidiyoruz; ne konkene, çaya.

Yazın pencereler açık. Sıcak iklimlerde pencereler hep açık. Soğuk iklimlerde pencereler hep kapalı. Mesafe önemli. Pencereler açık ama evler birbirlerinden uzak olabilir. Pencereler kapalı, evler yakın olabilir. Evde klima olabilir.

Doğulu olmak. Batılı olmak. Pencereleri açmak. Kapamak. Klima taktırmak.

Bunlar geldi aklıma pencereyi açınca.


İyi Geceler Sevgili Günlük. (Küçükken günlüklerime isim takardım)

Sunday, June 17, 2007

Friday, June 8, 2007

aylin_the city guide

Tünel Art

Tünel meydanına kadar yuruyun, İstiklal Caddesi’ni arkanızda bırakacak şekilde sağdaki merdivenlere yönelin. Merdidenlerden inip dört apartman geçtiğiniz zaman kafanızı kaldırın. Eğer vakit gece ise rengarenk gazino lambalarının olduğu bir mekan, gündüz ise derme çatma tahtalar ve bezlerle döşenmiş bir teras göreceksiniz.

Kapıda ve terasta tabela falan yok. Tünel Art yazılı zile basıp, isminizi söylemeniz gerekiyor. Siz adınızı söyler söylemez, hemen karşılık verecek yukardan gelen ses “Apartman kapısını kapatmayı sakın unutma!”.

Geçtiğimiz yıl Ludwig Lehner tarafından açılan Tunel Art kafe aynı zamanda Ludwig’in evi. Nasıl yoldan geçen herkesin evinize gelmesini istemezseniz, Ludwig de kafeye gelen misafirleri konusunda biraz titiz davranıyor. Fakat içeri girmeyi başarırsanız, içerisi tam bir cümbüş. Hindistan’dan gelen örtüler, rengarenk cam lambalar, vazolar, mozaik kaplamalı masalar, üzerine renkli tüller geçirilmiş ferforje sandalyeler.

Tüm mekanlar hızla minimalleşmeye gider, tüm renkler hızla kirlenir ve tasarımda birinciliği beyaz alırken; bu kadar fazla renkli objenin bir arada yer almasının rahatsızlık vereceğini düşünüyor insan. Ama mekanın sahip olduğu Haliç, kule ve köprü manzarası tüm bu renkleri içinde eritiyor ve gözlerinizin rahatlamasını sağlıyor.

Girişte en köşedeki divanda oturmak, oraya kurulup manzaraya bakmak, Ludwig sizin için bir şeyler hazırlarken yemek yapışını izlemek gerçekten keyifli. Terastaki diğer popüler bir köşe ise Ludwig’in misafirleri gittikten sonra banyo yaptığı küvetin yanında yer alan üzeri minderlerle kaplı sedir. Bu sedirde herşey mümkün; ister kitap okuyun, ister uyuyun... size kalmış.

Yemeklere gelince, pizza seviyorsanız, ilk önerim pizza olacak. Hem malzemeyi bol koymaktan çekinmiyorlar, hem de taş fırında pişen pizzanın tadı başka oluyor.
Taze meyva suyu karışımları ve kocaman cam bardaklarda başka bir yerde bulabileceğiniz demir kaşıklarla servis ettikleri bitki çaylarını da tavsiye ederim.

İyi habere gelince. Yemekler pahalı değil, içki çeşitleri mevcut ve salı akşamları ücretsiz yemek servisi yapıyorlar.

Hava Boşluğunda Dinlenmesi Gerekenler...

Herhalde insanın kendini en tekinsiz hissettiği anların başında geliyor hava boşlukları. Uçak hava boşluğuna girdi mi bir kez, yapabilecek tek şey emniyet kemerini takıp tüm gücünüzle kolçaklara sarılıp beklemek oluyor. Ben tüm bu bekleme süreci boyunca kendimi avutmak için Frank Sinatra’dan “Heaven, i am in heaven” şarkısını söylemeyi tercih ediyorum; hem etrafta bulutlar falan da varsa rönesans resimlerinde tasvir edilen cennet görüntüsüne epey bir benziyor uçak penceresinden gökyüzü.

Galerist’de geçtiğimiz Mayıs ayı sonunda açılan “Hava Boşluğu” sergisinin girişinde kendimi cennette hissetmeme yol açan sözleri söylemesem de, türbülans sırasında sallandığım, kendini güvensiz ve boşlukta hissetiğim anlar aklımdaydı. Bu karma sergiye katılan sanatçıların ve küratörü Leyla Gediz’in de zihinlerinde aynı düşüncelerle yola çıkıp, çıkmadıklarını merak ederek dolaşmaya başladım sergiyi.

Tufan Baltalar’ın küçük seramik adamları karşılıyor sergi girişinde bizi. Takım elbiseli, kravatlı heykelcikler uçak analojisini bir süre daha zihnimde taşımama yol açıyor. Ekonomik döngü içinde yolculuk eden ve her yolculukta kendini biraz daha geride bırakan bir iş adamı farklı zaman dilimlerinde hava boşluğuna takılıp kalmış ve o anlardaki parçalanmışlıklar bu küçük heykelciklere dönüşmüş gibi. Çocuksu heykelleri ile Baltalar bu döngüyü küçültüp sürekli bir yerden diğerine koşturan ama ne kendinden ne de bulunduğu mekandan kopamayan, yollarda amacını kaybedenlerin hayatını daha da yakından görmemize, hatta dokunmamıza olanak sağlıyor.

Baltalardan sonra Gökçen Cabadan’ın resimleri ile karşılaşıyoruz. Şubat ayında, Adnan Yıldız’ın küratörlüğünde Kasa Galeri’de “Mükemmel Çocuk”, “Hokus Pokus” işleri ile yer alan sanatçı, imgeler dünyasının sonsuz olanaklarından tüketilmiş olanları bize gösteriyor; bu sergide de Cabadan yine tüketilmiş, daha önceden başkaları tarafından sonsuz kez kullanıldıktan sonra içi boşaltılmış anların ve imgelerin görüntülerini resmettiği işlerini paylaşıyor seyirciyle ve yine aynı tekinsizlik hissini yaşatıyor. “Tanıdık” hissine rağmen sizi bir yerden tutan ve kendinizi “öteki” olarak görmenize, kendinizle aranızda birdenbire beliren boşluktan rahatsız olmanıza yol açan bu görüntüler Cabadan’ın popüler kültür öğelerini de içinde barındıran kendi imgeleminden çıkarıp bize sunduğu sahneler çoğunlukla.

Perfect Child, Oil on canvas, 40x50cm, 2005

Gökçen’in ahşap yer döşemesine bırakılmış tahta oyuncaklı odasından, Aslı Sungu’nun beyaz odasına geçiyoruz. Telesekreterden duyduğumuz annesinin sesleri boş beyaz odada yankılanıyor. Cabadan’ın resimlerinin yarattığı duygu bu odada da tekrarlanıyor. Uzakta yaşayan ve çocuğuna ulaşmak isteyen annenin sözleri ve bıraktığı mesajlar kendimizle sanatçıyı özdeşleştirmemize yol açıyor. Sürekli tekrarlanan “Nerdesin?”, “Eve Gelince Ara” sözleri bir yandan bir rahatsızlık ve suçluluk yaratırken, bir yandan da odanın boşluğu ve odada yankılanan sesler zihnimizi meşgul ediyor. Annenin sözleri duvarda almanca olarak tekrarlanıyor; nefes alıp veren bu duvar ve türkçe sözler arasında her mesajdan önce bir düdük sesi duyuyoruz. “Aradığınız kişi şu anda yerinde değil, düdük sesinden sonra mesajınızı bırakabilirsiniz” dediğini tahmin ettiğim, sert bir aksana sahip alman kadının sesi siz tam anlamıyla odanın içinde olup, o boşluğu doldurmaya başladığınız anda sizi oradan uzaklaştırıyor. Otoriter kadın sesi ve yaşlı annenin sesi birbirine karışıyor ve zihinlerde yer alan “ideal” anne figürü ile çoğu zaman anneden çok babaya atfedilen “otoriter” duruş bir arada yer alıyor Sungu’nun yapıtında.

Açık pencerelerinden İstiklal Caddesi’nin sesleri duyulan, yaz sıcağından uzaklaşıp, serinlediğiniz ve nefes aldığınızı hissettiğiniz bu havadar ve geniş mekana yerleştirilmiş işlerde yaşanan yalnızlık ve boşluk hissi, kapıyı açıp caddeye adım attığınızda uzaklaşıyor. Sıcak hava ve “neşeli” cumartesi kalabalığı sizi karşılıyor ve yeniden içine alıyor bir anda.
Sergi, 28 Haziran’a kadar Galerist’de gezilebilir.


Aylin Sunam

Wednesday, April 25, 2007

die neue papa ist deutsch


PAPA
Die neue Papa ist Deutsch
Er ist sogar Bayerisch
Mein Papa hat gesagt
Das er ein Panzer ist

Yeni Papa Almanmış
Hem de Bavyeralıymış
Babam bana dedi ki
Panzer gibi adammış

Die neue Papa ist Deutsch
Papst Papa ist Deutsch

vadide 23 nisan



Friday, April 13, 2007

"Yanlış Biliyoruz"

Dün çalıştığım ajanstaki arkadaşlarımdan biri aşağıda okuyacağınız maili bana ve tüm ekibe gönderdi. Adalet Bakanlığı'ndan gelip, gelmediğine çok emin olmadığım bu duyurunun ortaya çıkaracağı olası sonuçlar yüzünden bu yazıyı ve bu yazı hakkındaki düşüncelerimi paylaşmak isterim.

Bu yüzden, Pozitif Yaşam Derneği için hazırladığımız amatör tanıtım filmini izleminizi öneririm.

http://www.youtube.com/watch?v=hPq-bv4ojM4







T.C.

ADALET BAKANLIĞI



BİLGİ İŞLEM DAİRESİ BAŞKANLIĞI
HALKIMIZA UYARI

Son günlerde karşılaşılan, sosyal sağlık tehdidi oluşturan, halka açık yerlerde kötü niyetli şahısların; Hepatit ve türevleri, AIDS; gibi bulaşıcı hastalık dağıtma girişimleri ile ilgili istihbaratlar alınmış ve bunların tüm yazılı, görsel basın ve Internet aracılığıyla en hızlı şekilde halkımıza iletilmesi zorunluluğu doğmuştur.

Bu nedenle;

Enfeksiyonlu iğne uçlarının vücudumuzun herhangi bir yerinde kana karışabilecek enfekte istemine karşı;

-Sinema, tiyatro,konser salonu gibi; kalabalık izleyici kitlesine sahip kapalı alanlarda, bizlere ayrılan koltuklara oturmadan önce, ışıklar henüz yanıyorken, koltuklarımızın üzerini kontrol etmemiz,

-Halka açık Telekom Ankesörlü Telefon’larını kullanırken jetonumuzu geri almamız sırasında jeton iade gözüne elimizi dikkatlice ve kontrol ederek sokmamız,


-Restaurant ve benzeri yeme – içme mekanlarında kürdan kullanmamamız, en azından kapalı ambalajda kürdanları tercih etmemiz,

önerilmektedir.





Bu uyarı niteliğindeki dosya, tüm İlçe Emniyet Teşkilat’larına ve Internet
yoluyla siz ve sizin gibi etkin Internet kullanıcısı halkımıza bir ön bilgi olarak gönderilmiştir

Bu dosyayı kişisel iletişim dahilindeki tüm tanıdıklarınıza ve akrabalarınıza iletmenizi, halkımızın sağlığı ve refahı için zorunlu bir durum olarak görmekteyim.


Turan Açikmese
Adalet Bakanlığı
Tetkik Hakimi





T.C. ADALET BAKANLIĞI
06659 KIZILAY / ANKARA
TEL: 90 (312) 417 77 70

Ne Yapmalı?

"Yükselen Faşizm", "Tırmanan Militarizm", "Yeni Dalga Dincilik", Bilgi
Üniversitesi'nde "Gay-Lezbiyen" kulübü açıldıktan sonra yaşanan tartışmalar ve
Hrant Dink'in ölümü...Ne yapmalı sorusunu hepimiz kendimize şu ya da bu şekilde
sormaya başlamak zorunda kaldık. Kaldık. Biz. Biz kimiz?

Cenazeye katılanlar kimlerdi?
Kendini yalnız hissedip biraraya gelen insanlar mı yoksa bir cemaat mı?


Dink'in ölümünden sonra Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri bir dizi konuşma düzenledi. Geçen hafta sona eren konuşmaların sondan bir öncekisine ben de katıldım. Boğaziçi Üniversitesi'nde okurken "Tarih Felsefesi" ve "Frankfurt Okulu" derslerini aldığım Ferda Keskin ve Beril sayesinde bu aralar adını sıkça duyduğum Bülent Somay'ın konuşmacı olarak katıldığı "ne yapmalı?" konuşmasında aldığım notları aşağıya kopyalıyorum.

Konuşmacıların önerileri kafamızdaki soruların ne kadarına cevap verebilir? "Tekillik" önerisi bizi nereye götürür? Düşünmek için bir yerden başlamak lazım, değiştirmek için bir araya gelmek lazım, konuşmak lazım.

Notlara buyrun...

NE YAPMALI? 05.04.07

Yer:
Boğaziçi Üniversitesi-TB 310

Konuşmacılar:
Bülent Somay
Ferda Keskin



B. Somay

“Ne Yapmalı?” sorusunun 2 cevabı olabilir. Biri uzun, biri kısa.

1-) Kısa Cevap

Ne yapmalı?

Örgütlenmeli, aşağı yukarı ortak anlayışa sahip olmalı, aşağı yukarı ne istediğini bilen bir grup olmalı ve radikal davranmalı.

2-) Uzun Cevap

Ne yapmalı?

Ne yap-malı (zorunlu olan değil) değil, sizin arzunuz nedir onu bulmalısınız. Yani ne
istiyor-uz, o halde biz kimiz....Bu soruların cevabını bulabilmeliyiz.

Kapitalizm kendi sorunlarını, o sorunları ihraç ederek çözüyor. Kendi işçi sınıfını sömürmek yerine, başka ülkelerdeki işçileri sömürüyor.

Sömürgecilik > Emperyalizm > Globalizasyon

Kapitalizm sorunları artık bu şekilde çözemiyor. Acaba kapitalizmin sorun çözme tekniği sona mı erdi?

İki yol görünüyor. Sanal üretim, maddi üretimin önüne geçecek ve robotloşma gerçekleşek ya da büyük bir sarsıntı bizi bekliyor olacak.

“ne yapmalı?” sorusunu konuşuyoruz çünkü “hele bir devrim olsun, ne yapacağımıza o zaman bakarız” deme lüksümüz yok. Önümüzdeki “yıkım” döneminden sonra daha “özgür” bir devlet istiyoruz.

Hrant Dink sonrasında olanlara bakalım. Büyükanıt.org ne diyor “hrant dink dinklendi”
Peki “hepimiz Ermeniyiz” diye bir araya gelen bizlerden kaçımız “ hepimiz ibneyiz, lezbiyeniz” der?

Hrant Dink neden öldürüldü?




Suçu engelleyecek olan nedir?

Vicdan > Dar Ağacı ---KANT

Vicdan > Dar Ağacı > Akıl Hastanesi --- LACAN

Ogün Samast’ın, kaybedecek bir şeyleri olmayanların süper egoları yok. O yüzden ya örgütleniyorlar; ya da saatli bomba oluyorlar.

Belki süper egoya ihtiyacımız var, bazı şeyler yapılmaz. ÖL-DÜR-ME-YE-CEK-SİN.



F. Keskin

Ne yapabiliriz?

Bir dil değişikliği yapmak...Kullandığımız dil sınırlandırıyor ve içinden çıkılamaz gerilimler ortaya çıkıyor.

Biz kimiz?

Kimlik politikalarında farklı bir perspektif gerekiyor.

Dil değişikliği için ne yapabiliriz?

• Kimlik
• Bölücülük
• Kurulan kimlikler
• Kurulan kimler üzerinden yaşanan gerilimler

Bunlar kısır döngüde, bu tartışma bu şekilde devam eder, durur.

Kimlik meselesi üzerinden geriliyoruz.

ÖRGÜTLENMEK

Peki, biz kimiz? (“who is us?”, althusser)

Kimlik öz değildir.
Ör. 301. madde, türklüğü aşağılamak

Anayasa-vatandaşlık- yasa temelinde tanımlanmış siyasi yapılanma
Anayasal vatandaşlık üzerinden tanımlanan “Türklük” kimliği bir öze vurgu yapmaz.

Ulus, Devlet, Vatandaş, Toprak
Nation- Nader (to born, doğmak) fiiilinden geliyor.

Kimlik üzerinden tartışmaktan vazgeçmek. Nasıl?

I. Teorik
II. Kimlik-Kimlik meselesi üzerinden ilerlemek yerine ne üzerine tartışabiliriz

Tekillik.

İki arada- between- Heidegger

“Şu ya da bu olarak ben değil, olduğum gibi ben” . Aynı anda bütün özelliklerimde kendimi görmek.

Bütün olarak baktığımızda herkes tekil bir varlıktır.

O tekilliklerden nasıl bir cemaat olur?

Neyin etrafında bunu yapabiliriz?

Bunu yapmak biraraya gelmemizi sağlar mı?

Peki, neyin etrafında bir araya geliriz?

Doğru çıkarları konusunda insanlar bilinçsiz. Doğru çıkarların ne olduğunu görebilmek gerekiyor.

Biz ne? Ortak çıkarların etrafında biraraya gelebilecek insanlarız.

Ötekilemek mi? Neyim? Neysem oyum.

Kendimizi bir kimlik üzerinden tanımladığımız zaman, onun üzerinden davranmak zorunda kalıyoruz.

Kimlik üzerinden yapılan tanımlama ortadan kalktığında (bunlar ibnedir, öylyse bunlar böyle davranır) stratejik olarak karşı tarafın ne yapacağınızı kestirmesi zorlaşır.

Adalet ve özgürlük ortak çıkarlar olmalı.

Pozitif Ayrımcılık varolan düzenin sürdürülmesini sağlamak için çaba harcamaktan başka bir şey değildir.

Kimlik aslında kimlik değildir; konumdur.

Beyaz Erkek bir konumdur. (bkz. Condoleeza Rice) Biz tekillikler olarak konumlara yerleşir; doldurduğumuz pozisyonla kendimizi özdeş gördüğümüz zaman buna “kimlik” deriz.

Kimlik ve konumu ayırabilmenin tek yolu tekilliktir.

Her kimlik potansiyel bir ezendir. Alt Kimlik “kimlik” olarak tanımlanmaya devam edildikçe “ezen” konumuna gelebilir. Bkz. İsrail.

nurdan ve ben


İran:bir sinema devrimi

ya da orjinal adıyla "Iran: une révolution cinématographique"...
Nader T. Homayoun'un yönetmenliğini yaptığı film İran'da devrim öncesi ve sonrası sinema endüstrisinde yaşananları ve sinemanın İran kültürel hayatındaki önemi, devrimi nasıl etkilediğini anlatıyor. Şah dönemi İran'ı ve Amerikan Kültürü etkisindeki İran Sineması'nı tanımak için bu film iyi bir başlangıç olabilir.

Devrim sonrası İran yönetiminin kendi görüşlerini halka yaymak için desteklediği endüstri ve her yıl yetiştirdiği 5000 sinemacının etkisiyle yurtdışında 2000'den fazla ödül kazanan İran Sineması'nın devrim öncesinde de ilginç filmler yaptığını gördüm. Görsellikten çok şiirin ve yazının ön planda olduğu bir kültürün çocukları olan İranlıların sinemasını da takip etmek lazım.
İtalya’nın Oscar adayı olan, düşler ve buluşlar, umut ve acılarla ilgili bu masalsı yapıtta, Respiro / Nefes Alıyorum’un yönetmeni uzun bir yolculuğu, Sicilya’nın köylerinden bir ailenin 1913’te evlerini geride bırakıp Amerika’ya doğru yola çıkışının öyküsünü anlatıyor. New York’a vardıklarında aileyi birçok sorun beklemektedir; keza cennetin kapıları herkese açık değildir. Charlotte Gainsbourg’un başrolü oynadığı bu çağdaş masalda daha çok adı bilinmeyen İtalyan oyuncular yer almış ve konuşmalar çoğunlukla Sicilya ağzından kaydedilmiş.

Aşağıda filmden alınan karelerini kopyaladığım "Nuovo Mundo"/ "Yeni Dünya" filminin en güzel sahnelerinden biri de Amerika'ya girebilmek için tahta oyuncaklarla yapılan zeka testine katılan Sicilyalı yaşlı kadının neden bu testin yapıldığını yetkililere sorduğu sahne idi.

Yetkili şöyle cevap verdi; "Geri zekalılığın kalıtımsal olduğu günümüz bilim adamlarınca ispatlanmıştır"

Görüntü yönetmenine, yönetmenine, Charlotte Gainsgbourgh ve diğer oyunculara teşekkür etmek lazım böyle güzel bir filmi ortaya çıkarttıkları için.






"yeni dünya"


Ortalık Yıkılıyor Anacım!

100 yıl önce konuştuğumuz, yazdığımız dilin yürürlükten kaldırılmasına itiraz etmediğimiz gibi şimdi de büyük bir gönül rahatlığıyla Türkiye Cumhuriyeti adına kültürü temsil etme yetkisini eline almış bu beyefendinin "Atatürk Kültür Merkezi"ni yıkmasına da yine aynı gönül rahatlığıyla izin vericez galiba.

Zaten bizim anılarla, geçmişle falan işimiz olmaz. Biz yıkarız, önümüze bakarız, öyle değil mi? Bina da çirkin geliyor şimdi bakanımıza, çirkinse yıkalım değil mi?
Her dönemde içinde bulunulan kültür ve çevre koşullarının etkisinde farklı farklı mimari yaklaşımların öne çıkması ve bu binanın da inşa edildiği dönemin izlerini taşıyor olmasının da önemi yok, değil mi?

İlk kez operayı o binada seyretmiş olmam, ilk bale resitalime orada çıkmış olmam, tiyatro festivalinde "bedenler" ve pina bausch ekibini orada izlemiş olmam, benim o günlere dair anılarım umurunda değil bakanımızın. Atilla Koç'a kasvetli geliyor besbelli o bina, uykusunu getiriyor protokol icabı gittiği resitaller ve gösteriler.

En iyisi AKM'yi yıksınlar, Taksim'in göbeğine şööle koskoca bir alışveriş merkezi yapsınlar. The Marmara Oteli'nin yanındaki Teknosa'nın yeterince görünür olmamasından dolayı, Aksanat'ın alt katını kapatıp, Teknosa yaptıkları gibi.


Kültürel hayatımıza yaptığı bu değerli katkısından dolayı öyle bir teşekkür etmek istiyorum ki ...



'Yasa olmazsa AKM inşaatı 10 yıl sürer'
Bakan Atilla Koç, 2010 yasasının AKM inşaatını hızlandıracağını söyledi
13/04/2007 (246 kişi okudu)
YURDAGÜL ŞİMŞEK (Arşivi)ANKARA - İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti için hazırlanan yasa tasarısına AKM'nin yıkılmasına yönelik bir hüküm eklenmesi, hem tartışmaları tırmandırdı hem de konuyu Meclis gündemine taşıdı. AKM'nin yıkılmasına karşı olan CHP bugün İstanbul Akatlar Kültür Merkezi'nde, milletvekilleri ve sivil toplum örgütleri temsilcilerinin katılımıyla bu konuyu değerlendirecek. CHP, ayrıca Meclis'te tasarının yasalaşmasını engellemeyi hedefliyor. Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç ise "Hesabını kitabını yaptık, binanın onarımı için 120 YTL gerekiyor, yenisi ise 200 YTL. İstanbul ve Taksim'in şartlarına uygun, uluslararası büyük organizasyonların yapılacağı bir kültür merkezi yaptıracağız. Türkiye'yi Sydney opera binası gibi bir binaya kavuşturacağız," dedi. Yasal düzenlemenin şart olduğunu vurgulayan Koç, yasa sayesinde özel bir bütçe hazırlanacağını, işlemlerin de Kamu İhale Yasası'na tabi olmadan yapılacağını söyledi. Yasanın, binanın yapımını hızlandıracağını belirten Koç, "Aksi takdirde binanın yapımı 10 yıl sürer" dedi. Böyle bir kültür merkezini yapabilecek dünyada 10, Türkiye'de ise bir-iki firma olduğunu savunan Koç, yasa çıktıktan sonra proje için Türkiye'de ve dünyada bu işi yapan firmaları davet edeceklerini söyledi. Koç, "Tasarının önümüzdeki hafta komisyonlarda görüşülmesini bekliyorum. Yasa çıkıp, projesi hazırlanıp, bütçesi ayarlandıktan ve ihaleler yapıldıktan sonra yıkım gerçekleşecek. Kısa sürede de yeni bina yapılacak" diye konuştu.

neden blog?

Konuşmalara şahit oluyorum, gazete okuyorum, güzel bir film izliyorum...Rahatsız oluyorum, hoşuma gidiyor, anlatmak istiyorum. Bu ve bunun gibi sebeplerden dolayı ikinci blog denememi hayata geçiriyorum.

Şimdi başlayalım!