Hava acayip sıcak. Herkes aynı şeyi sölüyor sürekli, "çok sıcak".
Gündüz kötü. İnsan aptallaşıyor, tansiyonu çıkıyor(benim çıktı geçenlerde, hayatımda ilk kez tansiyonum da çıkmış oldu böylece), başına ağrılar giriyor, bir şeyler düşünmeye çalışıyor ama bacak bacağına attığında diz kapaklarından akan ter ya da alnından burnuna damlayan bir ter damlası sürekli düşünceyi engelliyor. Bir de koltuk altı durumu var. Sürekli terli olmak ve eve gidip üstünü değiştiremediğin için o ıslaklık ve koku ile yaşama hali.
Gece. Nedense yaz gecelerinde hep "Çöl'de Çay" filminde gibi hissediyorum kendimi. Filmi izlemeden de kendimi o filmde hissederdim, izleyince o muhteşem çığlık sahnesi de eklendi belleğime. Her neyse...
Ne demiştim. Gece. Yaz gecesi. Bir yaz gecesi rüyası. Benim yaz gecesi gördüğüm rüyalar da fena oluyor. Ama anlatacağım şey rüya ile ilgili değil.
Bütün pencerelerim açık. Beş metre ötedeki apartmanın tam benim odama karşılık gelen pencereleri de. İçerde pek enterasan bir şey olmuyor. Dev ekran bir televizyon var, onun ekranından cama maç, paparazzi, yarışma ve dizi görüntüleri yansıyor. Onun üst katını da oturduğum yerden görebiliyorum ama onun ki kapalı ne yazık ki. Gündüzleri açıyor o penceresini. Saksafon çalıyor. Başkurt Sokak'ta New York'ta gibi hissetmemizi sağlıyor. Sağ olsun.
Kanserdi adam. Öldü. Ambulans sesleri. Bir kadın bağırıyor. Yoldan çekilsenize, yolu kapamaya ne hakkınız var. Cenaze var, cenaze. Bir adam ölmüş. Bizim mahallemizde. Adamı görmedim. Belki de görmüşümdür daha önce. Bilmiyorum. Sesleri duyuyorum. Cenaze var diyen adam birileri ile konuşuyor hala.
Mesela içim burkuluyor. Yolu açın diyen kadına kızıyorum. Olaya müdahil olmuyorum. Bir şey de yapmıyorum. Ama içimi burkup, kızıyorum. Burcu " biri daha gitti" dedi. Serdar'ın dediği gibi içinde yaşlı bir hanfendi var kızın. Dans eden kızın hemen yanında. İkisi hep çarpışıyor. Ben de ikisinin tam ortasında Burcu ile muhabbet ediyorum. Ne dansetmeye gidiyoruz; ne konkene, çaya.
Yazın pencereler açık. Sıcak iklimlerde pencereler hep açık. Soğuk iklimlerde pencereler hep kapalı. Mesafe önemli. Pencereler açık ama evler birbirlerinden uzak olabilir. Pencereler kapalı, evler yakın olabilir. Evde klima olabilir.
Doğulu olmak. Batılı olmak. Pencereleri açmak. Kapamak. Klima taktırmak.
Bunlar geldi aklıma pencereyi açınca.
İyi Geceler Sevgili Günlük. (Küçükken günlüklerime isim takardım)
Sunday, June 24, 2007
Sunday, June 17, 2007
Friday, June 8, 2007
aylin_the city guide
Tünel Art
Tünel meydanına kadar yuruyun, İstiklal Caddesi’ni arkanızda bırakacak şekilde sağdaki merdivenlere yönelin. Merdidenlerden inip dört apartman geçtiğiniz zaman kafanızı kaldırın. Eğer vakit gece ise rengarenk gazino lambalarının olduğu bir mekan, gündüz ise derme çatma tahtalar ve bezlerle döşenmiş bir teras göreceksiniz.
Kapıda ve terasta tabela falan yok. Tünel Art yazılı zile basıp, isminizi söylemeniz gerekiyor. Siz adınızı söyler söylemez, hemen karşılık verecek yukardan gelen ses “Apartman kapısını kapatmayı sakın unutma!”.
Geçtiğimiz yıl Ludwig Lehner tarafından açılan Tunel Art kafe aynı zamanda Ludwig’in evi. Nasıl yoldan geçen herkesin evinize gelmesini istemezseniz, Ludwig de kafeye gelen misafirleri konusunda biraz titiz davranıyor. Fakat içeri girmeyi başarırsanız, içerisi tam bir cümbüş. Hindistan’dan gelen örtüler, rengarenk cam lambalar, vazolar, mozaik kaplamalı masalar, üzerine renkli tüller geçirilmiş ferforje sandalyeler.
Tüm mekanlar hızla minimalleşmeye gider, tüm renkler hızla kirlenir ve tasarımda birinciliği beyaz alırken; bu kadar fazla renkli objenin bir arada yer almasının rahatsızlık vereceğini düşünüyor insan. Ama mekanın sahip olduğu Haliç, kule ve köprü manzarası tüm bu renkleri içinde eritiyor ve gözlerinizin rahatlamasını sağlıyor.
Girişte en köşedeki divanda oturmak, oraya kurulup manzaraya bakmak, Ludwig sizin için bir şeyler hazırlarken yemek yapışını izlemek gerçekten keyifli. Terastaki diğer popüler bir köşe ise Ludwig’in misafirleri gittikten sonra banyo yaptığı küvetin yanında yer alan üzeri minderlerle kaplı sedir. Bu sedirde herşey mümkün; ister kitap okuyun, ister uyuyun... size kalmış.
Yemeklere gelince, pizza seviyorsanız, ilk önerim pizza olacak. Hem malzemeyi bol koymaktan çekinmiyorlar, hem de taş fırında pişen pizzanın tadı başka oluyor.
Taze meyva suyu karışımları ve kocaman cam bardaklarda başka bir yerde bulabileceğiniz demir kaşıklarla servis ettikleri bitki çaylarını da tavsiye ederim.
İyi habere gelince. Yemekler pahalı değil, içki çeşitleri mevcut ve salı akşamları ücretsiz yemek servisi yapıyorlar.
Tünel meydanına kadar yuruyun, İstiklal Caddesi’ni arkanızda bırakacak şekilde sağdaki merdivenlere yönelin. Merdidenlerden inip dört apartman geçtiğiniz zaman kafanızı kaldırın. Eğer vakit gece ise rengarenk gazino lambalarının olduğu bir mekan, gündüz ise derme çatma tahtalar ve bezlerle döşenmiş bir teras göreceksiniz.
Kapıda ve terasta tabela falan yok. Tünel Art yazılı zile basıp, isminizi söylemeniz gerekiyor. Siz adınızı söyler söylemez, hemen karşılık verecek yukardan gelen ses “Apartman kapısını kapatmayı sakın unutma!”.
Geçtiğimiz yıl Ludwig Lehner tarafından açılan Tunel Art kafe aynı zamanda Ludwig’in evi. Nasıl yoldan geçen herkesin evinize gelmesini istemezseniz, Ludwig de kafeye gelen misafirleri konusunda biraz titiz davranıyor. Fakat içeri girmeyi başarırsanız, içerisi tam bir cümbüş. Hindistan’dan gelen örtüler, rengarenk cam lambalar, vazolar, mozaik kaplamalı masalar, üzerine renkli tüller geçirilmiş ferforje sandalyeler.
Tüm mekanlar hızla minimalleşmeye gider, tüm renkler hızla kirlenir ve tasarımda birinciliği beyaz alırken; bu kadar fazla renkli objenin bir arada yer almasının rahatsızlık vereceğini düşünüyor insan. Ama mekanın sahip olduğu Haliç, kule ve köprü manzarası tüm bu renkleri içinde eritiyor ve gözlerinizin rahatlamasını sağlıyor.
Girişte en köşedeki divanda oturmak, oraya kurulup manzaraya bakmak, Ludwig sizin için bir şeyler hazırlarken yemek yapışını izlemek gerçekten keyifli. Terastaki diğer popüler bir köşe ise Ludwig’in misafirleri gittikten sonra banyo yaptığı küvetin yanında yer alan üzeri minderlerle kaplı sedir. Bu sedirde herşey mümkün; ister kitap okuyun, ister uyuyun... size kalmış.
Yemeklere gelince, pizza seviyorsanız, ilk önerim pizza olacak. Hem malzemeyi bol koymaktan çekinmiyorlar, hem de taş fırında pişen pizzanın tadı başka oluyor.
Taze meyva suyu karışımları ve kocaman cam bardaklarda başka bir yerde bulabileceğiniz demir kaşıklarla servis ettikleri bitki çaylarını da tavsiye ederim.
İyi habere gelince. Yemekler pahalı değil, içki çeşitleri mevcut ve salı akşamları ücretsiz yemek servisi yapıyorlar.
Hava Boşluğunda Dinlenmesi Gerekenler...
Herhalde insanın kendini en tekinsiz hissettiği anların başında geliyor hava boşlukları. Uçak hava boşluğuna girdi mi bir kez, yapabilecek tek şey emniyet kemerini takıp tüm gücünüzle kolçaklara sarılıp beklemek oluyor. Ben tüm bu bekleme süreci boyunca kendimi avutmak için Frank Sinatra’dan “Heaven, i am in heaven” şarkısını söylemeyi tercih ediyorum; hem etrafta bulutlar falan da varsa rönesans resimlerinde tasvir edilen cennet görüntüsüne epey bir benziyor uçak penceresinden gökyüzü.
Galerist’de geçtiğimiz Mayıs ayı sonunda açılan “Hava Boşluğu” sergisinin girişinde kendimi cennette hissetmeme yol açan sözleri söylemesem de, türbülans sırasında sallandığım, kendini güvensiz ve boşlukta hissetiğim anlar aklımdaydı. Bu karma sergiye katılan sanatçıların ve küratörü Leyla Gediz’in de zihinlerinde aynı düşüncelerle yola çıkıp, çıkmadıklarını merak ederek dolaşmaya başladım sergiyi.
Tufan Baltalar’ın küçük seramik adamları karşılıyor sergi girişinde bizi. Takım elbiseli, kravatlı heykelcikler uçak analojisini bir süre daha zihnimde taşımama yol açıyor. Ekonomik döngü içinde yolculuk eden ve her yolculukta kendini biraz daha geride bırakan bir iş adamı farklı zaman dilimlerinde hava boşluğuna takılıp kalmış ve o anlardaki parçalanmışlıklar bu küçük heykelciklere dönüşmüş gibi. Çocuksu heykelleri ile Baltalar bu döngüyü küçültüp sürekli bir yerden diğerine koşturan ama ne kendinden ne de bulunduğu mekandan kopamayan, yollarda amacını kaybedenlerin hayatını daha da yakından görmemize, hatta dokunmamıza olanak sağlıyor.
Baltalardan sonra Gökçen Cabadan’ın resimleri ile karşılaşıyoruz. Şubat ayında, Adnan Yıldız’ın küratörlüğünde Kasa Galeri’de “Mükemmel Çocuk”, “Hokus Pokus” işleri ile yer alan sanatçı, imgeler dünyasının sonsuz olanaklarından tüketilmiş olanları bize gösteriyor; bu sergide de Cabadan yine tüketilmiş, daha önceden başkaları tarafından sonsuz kez kullanıldıktan sonra içi boşaltılmış anların ve imgelerin görüntülerini resmettiği işlerini paylaşıyor seyirciyle ve yine aynı tekinsizlik hissini yaşatıyor. “Tanıdık” hissine rağmen sizi bir yerden tutan ve kendinizi “öteki” olarak görmenize, kendinizle aranızda birdenbire beliren boşluktan rahatsız olmanıza yol açan bu görüntüler Cabadan’ın popüler kültür öğelerini de içinde barındıran kendi imgeleminden çıkarıp bize sunduğu sahneler çoğunlukla.
Perfect Child, Oil on canvas, 40x50cm, 2005
Gökçen’in ahşap yer döşemesine bırakılmış tahta oyuncaklı odasından, Aslı Sungu’nun beyaz odasına geçiyoruz. Telesekreterden duyduğumuz annesinin sesleri boş beyaz odada yankılanıyor. Cabadan’ın resimlerinin yarattığı duygu bu odada da tekrarlanıyor. Uzakta yaşayan ve çocuğuna ulaşmak isteyen annenin sözleri ve bıraktığı mesajlar kendimizle sanatçıyı özdeşleştirmemize yol açıyor. Sürekli tekrarlanan “Nerdesin?”, “Eve Gelince Ara” sözleri bir yandan bir rahatsızlık ve suçluluk yaratırken, bir yandan da odanın boşluğu ve odada yankılanan sesler zihnimizi meşgul ediyor. Annenin sözleri duvarda almanca olarak tekrarlanıyor; nefes alıp veren bu duvar ve türkçe sözler arasında her mesajdan önce bir düdük sesi duyuyoruz. “Aradığınız kişi şu anda yerinde değil, düdük sesinden sonra mesajınızı bırakabilirsiniz” dediğini tahmin ettiğim, sert bir aksana sahip alman kadının sesi siz tam anlamıyla odanın içinde olup, o boşluğu doldurmaya başladığınız anda sizi oradan uzaklaştırıyor. Otoriter kadın sesi ve yaşlı annenin sesi birbirine karışıyor ve zihinlerde yer alan “ideal” anne figürü ile çoğu zaman anneden çok babaya atfedilen “otoriter” duruş bir arada yer alıyor Sungu’nun yapıtında.
Açık pencerelerinden İstiklal Caddesi’nin sesleri duyulan, yaz sıcağından uzaklaşıp, serinlediğiniz ve nefes aldığınızı hissettiğiniz bu havadar ve geniş mekana yerleştirilmiş işlerde yaşanan yalnızlık ve boşluk hissi, kapıyı açıp caddeye adım attığınızda uzaklaşıyor. Sıcak hava ve “neşeli” cumartesi kalabalığı sizi karşılıyor ve yeniden içine alıyor bir anda.
Sergi, 28 Haziran’a kadar Galerist’de gezilebilir.
Aylin Sunam
Galerist’de geçtiğimiz Mayıs ayı sonunda açılan “Hava Boşluğu” sergisinin girişinde kendimi cennette hissetmeme yol açan sözleri söylemesem de, türbülans sırasında sallandığım, kendini güvensiz ve boşlukta hissetiğim anlar aklımdaydı. Bu karma sergiye katılan sanatçıların ve küratörü Leyla Gediz’in de zihinlerinde aynı düşüncelerle yola çıkıp, çıkmadıklarını merak ederek dolaşmaya başladım sergiyi.
Tufan Baltalar’ın küçük seramik adamları karşılıyor sergi girişinde bizi. Takım elbiseli, kravatlı heykelcikler uçak analojisini bir süre daha zihnimde taşımama yol açıyor. Ekonomik döngü içinde yolculuk eden ve her yolculukta kendini biraz daha geride bırakan bir iş adamı farklı zaman dilimlerinde hava boşluğuna takılıp kalmış ve o anlardaki parçalanmışlıklar bu küçük heykelciklere dönüşmüş gibi. Çocuksu heykelleri ile Baltalar bu döngüyü küçültüp sürekli bir yerden diğerine koşturan ama ne kendinden ne de bulunduğu mekandan kopamayan, yollarda amacını kaybedenlerin hayatını daha da yakından görmemize, hatta dokunmamıza olanak sağlıyor.
Baltalardan sonra Gökçen Cabadan’ın resimleri ile karşılaşıyoruz. Şubat ayında, Adnan Yıldız’ın küratörlüğünde Kasa Galeri’de “Mükemmel Çocuk”, “Hokus Pokus” işleri ile yer alan sanatçı, imgeler dünyasının sonsuz olanaklarından tüketilmiş olanları bize gösteriyor; bu sergide de Cabadan yine tüketilmiş, daha önceden başkaları tarafından sonsuz kez kullanıldıktan sonra içi boşaltılmış anların ve imgelerin görüntülerini resmettiği işlerini paylaşıyor seyirciyle ve yine aynı tekinsizlik hissini yaşatıyor. “Tanıdık” hissine rağmen sizi bir yerden tutan ve kendinizi “öteki” olarak görmenize, kendinizle aranızda birdenbire beliren boşluktan rahatsız olmanıza yol açan bu görüntüler Cabadan’ın popüler kültür öğelerini de içinde barındıran kendi imgeleminden çıkarıp bize sunduğu sahneler çoğunlukla.
Perfect Child, Oil on canvas, 40x50cm, 2005
Gökçen’in ahşap yer döşemesine bırakılmış tahta oyuncaklı odasından, Aslı Sungu’nun beyaz odasına geçiyoruz. Telesekreterden duyduğumuz annesinin sesleri boş beyaz odada yankılanıyor. Cabadan’ın resimlerinin yarattığı duygu bu odada da tekrarlanıyor. Uzakta yaşayan ve çocuğuna ulaşmak isteyen annenin sözleri ve bıraktığı mesajlar kendimizle sanatçıyı özdeşleştirmemize yol açıyor. Sürekli tekrarlanan “Nerdesin?”, “Eve Gelince Ara” sözleri bir yandan bir rahatsızlık ve suçluluk yaratırken, bir yandan da odanın boşluğu ve odada yankılanan sesler zihnimizi meşgul ediyor. Annenin sözleri duvarda almanca olarak tekrarlanıyor; nefes alıp veren bu duvar ve türkçe sözler arasında her mesajdan önce bir düdük sesi duyuyoruz. “Aradığınız kişi şu anda yerinde değil, düdük sesinden sonra mesajınızı bırakabilirsiniz” dediğini tahmin ettiğim, sert bir aksana sahip alman kadının sesi siz tam anlamıyla odanın içinde olup, o boşluğu doldurmaya başladığınız anda sizi oradan uzaklaştırıyor. Otoriter kadın sesi ve yaşlı annenin sesi birbirine karışıyor ve zihinlerde yer alan “ideal” anne figürü ile çoğu zaman anneden çok babaya atfedilen “otoriter” duruş bir arada yer alıyor Sungu’nun yapıtında.
Açık pencerelerinden İstiklal Caddesi’nin sesleri duyulan, yaz sıcağından uzaklaşıp, serinlediğiniz ve nefes aldığınızı hissettiğiniz bu havadar ve geniş mekana yerleştirilmiş işlerde yaşanan yalnızlık ve boşluk hissi, kapıyı açıp caddeye adım attığınızda uzaklaşıyor. Sıcak hava ve “neşeli” cumartesi kalabalığı sizi karşılıyor ve yeniden içine alıyor bir anda.
Sergi, 28 Haziran’a kadar Galerist’de gezilebilir.
Aylin Sunam
Subscribe to:
Posts (Atom)