Saturday, March 8, 2008

radikal 2

Bu kızlar kimin malı?

'Persepolis' filmindeki küçük kız sonunda kendine bir özgürlük alanı yaratabiliyordu, ya bizimkiler?..Ya, ergenler ve genç kızlar ne olacak? Daha çocukken yaşıtlarına göre katmerli bir şekilde ve kafadan kadınlaşmak ağır gelmeyecek mi onlara?

03/02/2008 (1305 defa okundu)

AYLİN SUNAM (Arşivi)Üzerine bir cinsel kimliğin yapışması ne fena. Rahat rahat koşup oynarken, mahalledeki kızlı, erkekli oyunlara katılırken, ağaca tırmanırken, yan bahçeden meyva çalarken çocuksun. Sonra ilk kan geliyor senden. "Genç kız oldun sen" diyor annen. "Bundan sonra dikkatli oturup kalkmalısın". "Erkeklerle arana mesafe koymalısın". Meme uçların belirgenleştiği zaman daha da fena. "Allah memeleri çıkmış" diye gülen teyzeler, elleyen akrabalar. Annen gider, hemen en ufak boyundan bir sütyen alır. Artık kaburga kemiklerinin üstünde bir bez parçası ile yeni bir yaşam başlar. Rahat edemezsin.

Birdenbire yeni bir kimliğin egemenliğine girmek, birdenbire henüz olmadığın bir şeye dönüştürülmek ne gıcık bir durum. "Bu ben değilim demek" istiyorsun ama zamanla bir bakıyorsun ki, onların kalıplarıyla şekillenen aynadaki suretini zamanla kendin olarak kabul etmeye çoktan alışmışsın.

Tüm baskılara rağmen ergenlik ve gençlik dönemlerinde bir kaçış yolu bulmak mümkün. Altkültürlerin giyim şekilleri alışılagelmiş kadın ve erkek görsel kodlarını kırmaya; toplumsal kalıpların dışında bir görüntü yaratarak öncelikle kadın olarak kodlanmamaya yardımcı olabiliyor. 90'larda metalciler, rockcılar, grungelar vardı. 2000'lerde hiphopcular... Türban takanlar da bir altkültür oluşturuyor mu diye düşünüyorum. altkültür olması için toplumun onayladığı bir biçim, şekil olmaması lazım. Ama artık türban anayasadan geçti. Eğitim hakkının engellenmemesi adına artık her yaş grubundaki öğrenci, adına ister başörtüsü diyelim, ister türban diyelim saçlarını göstermeyen bir örtü ile eğitim kurumlarında var olabilecek. Türban artık bir altkültüre ait görsel kod değil.

Dine göre örtünmenin altında yatan sebep kadınların toplum hayatında rahatsız edilmesini önlemek ve rahat hareket etmelerini sağlamak. Peki türban takan ergenler, genç kızlar ve kadınlar rahat ediyorlar mı, rahatsız edilmiyorlar mı? Başkalarının rahatsız etmesini bir kenara bırakırsak, kendileri belli bir kalıbın içinde yer almaktan rahatsız olmuyorlar mı? Görsel kod olarak başörtüsünün anlamı bu kadar aleni iken, dişileri erkeklerden koruma amaçlı bir örtü olarak kullanıldığı bilinirken, başörtüsü kullanan kadınlar kendilerini daha dişi, daha kadın, daha korunası görmüyorlar mı? Kadınların korunmaya ihtiyacı varsa, bu korunmaya ihtiyacı olan insanlar erkeklerin gözünde daha bir ceylan, daha bir dişi olmuyorlar mı?

Reşit yaşta olup kendini bu sınıfa dahil etmek isteyen, peruk, vb. gibi saçma sapan aksesuarlar takmak yerine başörtüsünü takarak inançlarını yaşamak isteyen ve böylece kendini erkeklerden korumak isteyen 18 yaş üstü kadınlara sözüm yok. Ya ergenler ve genç kızlar ne olacak? Türban kafada bir üst kimlik iken, başka bir alt kimlikle özdeşleşip özgürlük alanı bulabilecekler mi Persepolis'teki kız gibi? Ya da kaç tanesi? Daha çocukken yaşıtlarına göre katmerli bir şekilde ve kafadan kadınlaşmak ağır gelmeyecek mi onlara?

Şu anda yasa sadece üniversite öğrencileri için geçerli olacak gibi görünüyor. Ama eğitim hakkı başlığı altında genç kızlara da başörtüsü ile ortaokula, liseye gitme hakkı tanınırsa, bu kızlar mı karar verecek örtünmeye, özgür iradeleri ile mi kalıba sokacaklar kendilerini? Kimin malı sayılacak bu kızlar? Ailenin mi? Devletin mi?

10. İstanbul Bienali ve İyimserlik

Bu yazıda bienalden bahsetmeye; bienali kavramsal çerçeve, mekan seçimleri, işler ve bienalin yarattığı tartışmalar üzerinden incelemeye çalışacağım.

Ama tüm bu konulara girmeden önce güncel sanat sergilerine katılan çoğu izleyicinin aklındaki sorularla bir giriş yapmak istiyorum.

- Bienallerde sergilenen işler sanat eseri mi?
- Ya da hazır objelerin, kayıt edilen seslerin, görüntülerin yanına yazılan açıklamalarla belli bir sergileme biçiminde ve belli mekanlarda gösterilmesi o işleri sanat eseri olarak kabul etmemize mi yol açıyor?
- ‘Sanat’ dediğimizde neden bahsediyoruz?
- ‘Güncel sanat’ dediğimizde neden bahsediyoruz?
- Bugün etrafımızda gerçekleşen tüm etkinliklerin, onları sanat çatısı altında toplamımızı sağlayacak ortak özellikleri var mı?
- Sanat eserini diğer objelerden ayıran temel fark sanatın estetik bir işleve sahip olması mı?
- O halde, estetik değer açısından zayıf olan işleri nasıl sanat olarak tanımlayacağız?
- Sanat dünyası (küratörler, sanat okulları, sanat eleştirmenleri, müzeler, sanatçılar) tarafından informal bir biçimde oluşturulan pratiklerin, rollerin ve çerçevelerin içinde yer alan ama estetik değer açısından ‘zayıf’ olan işler sanat olarak tanımlanabilir mi?

Çok fazla soru geliyor akla.

Verili sanat tarihinin gelişimi göz ardı edildiğinde çoğu zaman; edilmediğinde zaman zaman, bugünün sanatını anlamlandırmak kafa karıştırıcı olabiliyor. Bienal kapsamındaki sergilere gidenler gördükleri ‘işler’ karşısında “bunu ben de yapardım; bunu yapmak için sanatçı olmak mı gerekiyor ?” diye soruyorlar. Bu da izleyicilerin kafasında sanatın belli bir tanımı olduğunu gösteriyor ve güncel sanat sergilerindeki işlerin bu izleyicilerin kafalarındaki sanat tanımı ile uyuşmadığını düşünmenize yol açabiliyor.

Türkiye’nin toplumsal dinamiklerine, kültür-sanat tarihine baktığımız zaman güncel sanat sergilerini görme ve okuma biçimlerinin sorunlu ya da bol sorulu olmasının kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Resim ve heykele izin verilmeyen yasaklı bir kültürün devamı olan ‘tarihsiz’ ve ‘sanat-tarihsiz’ bu cumhuriyette ‘sanat’la olan ilişkimizi ne kadar geliştirebildik?
Ya da 50’li yıllardan sonra üzerimizdeki baskısını artıran popüler kültürün, medyanın, sağ ideolojilerin soyutlama yeteneğimizi al aşağı eden kanallarından ne kadar kaçabildik, uzaklaşabildik?

Bu soruların paralelinde ve bugün bizlere sağlanan bu ayrıcalıklı altyapı ve ortamda bugünün sanatını ‘sanat’ olarak kabul etmemek ve izlemeyi reddetmek de, anlamaya çalışmak ta birer seçenek.

Küresel, Savaş, İyimserlik, Bienal, Mümkün?

Bienal öncesinde ve bienalin devam ettiği sonraki günlerde caddeler küratörün “küresel”, “ savaş”, “iyimserlik” sözleriyle donatılmış; sayısı yetersiz olsa da, bienalle ilgili çıkan yazılar kavramsal çerçeveyi eksene almış; bienalle ilgili tartışmalar, işlerden ve sergileme biçimlerinden çok, kavramsal çerçevede yer alan metinlerden kaynaklanmıştı.

Sanat dünyası tarafından oluşturulan, kabul gören ve tartışılması gereken informal pratiklerden biri küratörlerlerin sergileri bize kavramsal çerçevesi ile birlikte sunması. Bugün, verili bu çerçevenin dışından bakmak, işleri küratöryel bakışın dışında değerlendirmek neredeyse imkansız.





10. İstanbul Bienali küratörü Hou Hanru, bienalin kavramsal çerçevesini açıkladığı yazısında imparatorluk sonrası ulus devletler kuran üçüncü dünya ülkelerinin küreselleşme ve ulus devlet anlayışları arasındaki gerilimi içinde barındıran, sancılı modernleşme süreçlerinden bahsetmişti.

Kentleşmeyi modernleşmenin en görünür ve önemli işareti olarak gören Hanru, İstanbul’u ve mimari koşullarını bienalin çıkış ve referans noktası olarak ele aldığını söyledi. Bu anlayışa parallel olarak, ‘AKM, İMÇ, Antrepo No.3, Santral İstanbul ve KAHEM’i şehrin kentsel modernleşmesinin çeşitli yüzleri ve modellerinin simgesel ve fiziksel aynaları olarak gördüğü için bienal mekanları olarak seçtiğini belirtti.

Önceki yıllardaki bienallere de ev sahipliği yapan Antrepo, bu sene gürültülü, renkli ve kaotik bir mekan olarak karşımıza çıktı. Bir çok insanın ve bir çok şehrin seslerinin birbirine karıştığı videolar ve mekan ilişkimizi sorgulatmaya çalışan yerleştirmelerle karmaşık ve kapalı bir lunapark. Antrepo’da korku tünellerinin yerini ‘geçmiş’ ve ‘gelecek’ tünelleri almış. Atom Egoyan, Kutluğ Ataman videoları ile bu yüzyılın başına gidip ‘tarihsizliğinizi’ ve biraz ilerde ‘Second Life’ ile ‘yersizliğinizi’ hatırlıyabiliyorsunuz. Beş Koreli bireyi Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa, Rusya ve Japonya’nın Korece’ye çevrilmiş ulusal marşlarını okurken gösteren bir video projeksiyon işi ile milliyetçilik duygunuzu biraz yıpratıp, ordan Yunus Emre'nin sözleriyle başlayan aynalı koridor ile biri bizi gözetliyor evine gitmek de mümkün. Eğlenceli.

Antrepo’dan çıkıp, diğer mekanlara gittiğinizde eğlence ortamı yerini başka tartışmalara bırakıyor . AKM gibi yıkılması gündeme gelen ve dönemine göre oldukça yenilikçi ve etkileşimi ön plana koyan bir mimariye sahip İMÇ’deki ‘Dünya Fabrikası’ sergisi gösterilen işlerden çok, etkileşime açık bir mekan olma potansiyeli ile öne çıkıyor. Fakat koridorların temiz tutulmasına yönelik yönetim anonsları, sürekli karşınıza çıkan güvenlik görevlileri ve İMÇ’deki dükkan sahiplerinin bakışları ile etkileşim kurmak güç. Mekandaki işleri gezerken çok rahatsız edici bir iktidar hissi insanı sarıyor. Dükkan sahiplerinden birinin, “bienal gelip, geçer, biz burada kalıcaz” dediğini duyuyorum. ‘Diyalog kurmak’, ‘Beraber tartışmak’ niyetiyle kurulan bu sergide, bir anda “istilacı” gibi hissetmeye başlayabiliyorsunuz kendinizi. Hanru’nun tepeden inme modernleşme eleştirisi aklınıza geliyor, tepeden inme sanat…

Gecegezenler ise Çin Devrimi sırasında halkın ürettiği sokak afişlerini referans alarak ve "dazibao" kavramından hareketle oluşturulmuş bir video gösterimi projesi. Proje kapsamında, bienal tarafından yapılan çağrı üzerine gönderilen videolar arasından beş genç küratörün yaptıkları seçki, gece boyunca İstanbul'un çeşitli sokaklarında gösteriliyor. Böylelikle bienalin kentin kültürel merkezleri dışındaki bölgelerine de ulaşması planlanmış. Ama ilk gösterim, şehir merkezinde.

İstiklal caddesi’ndeki Urban Kafe’deki ilk gecegezenler gösterimi, küratörlerini sevindiren kalabalık izleyici kitlesine rağmen, sergileme biçimindeki hatalar yüzünden sergilenen işler üzerinden bir tartışma yerine, yansıtılan işleri göremeyen kalabalığın birbirleriyle tartıştıkları bir platforma dönüşüyor. Merkez dışındaki gösterimleri ise bienal görevlilerinin çabalarıyla zor koşullarda sergileniyor. Güçlü referans noktasına ve genç küratörlerinin çabalarına rağmen, mekan seçimindeki yanlışlıklar ya da videoların ve izleyicilerin projenin referans aldığı kavramı yansıtacak bir ruha, zamana, temele sahip olmamaları nedeniyle beklenenin çok altında bir izleyiciye ulaşıyor.

Yirmi yıllık geçmişiyle, artık dünya sanat sahnesinin önemli etkinliklerinden biri olan İstanbul Bienali de elbette Hanru’nun eleştirdiği modernleşme sürecinin bir parçası ve o modernleşme süreci gibi sancılı yaşanıyor . Her ne kadar modern sanat merkezi olan beyaz kutular, müzeler gibi geleneksel sergileme biçimlerinin dışında sunulsa ve sağlam bir kavramsal argümana dayansa da; 10. İstanbul Bienali’nin kilit noktaları olan bu mekanlardaki eylem ve sunma biçimlerinin, diğer katılımcılar ve izleyiciler arasındaki diyaloğu güçlendirdiğini ve etkileşim çabalarının istenen sonucu verdiğini söylemek çok mümkün değil.

Küratörün kentin hafızası olarak tanımladığı bu mekanlardaki işler, bu yazı yayınlandığı zaman çoktan unutulmaya başlamış olacak. 15 milyonluk bu şehirde, 100 bin insanın bile gezmediği bienalden geriye “küresel”, “savaş”, “iyimserlik”, “mümkün” sözcükleri kalacak. “Konu komşu elimizin ağır olduğunu gördü” manşetlerinin, heykellerin tükürülesi objeler olduğu ile ilgili resmi söylemlerin egemen olduğu bir kültürde, Hanru’nun dediği gibi ‘iyimser’ olmak sanırım en iyisi.