Coca Cola’nın son reklam kampanyasını gördünüz mü? Sloganı “ Open happiness. Pepsi’nin son kampanyasını gördünüz mü? Sloganı, Hope!!!
Biri umut, biri mutluluk vadediyor kapaklarını açtığınızda..Daha önce yapmadıkları bir şey değil ama dikkat çekiyor bugunlerde.
Aman canım dünya ölümlü, bir sürü sorun var, bu da geçer yahu diyorlar. Sen yeter ki umudunu, neşeni kaybetme, idare et diyorlar. İdare et. Şiirsel olsun diye değil, tekrar söylemek ihtiyacı duyduğum için bir kez daha yazıyorum. Biri mutluluk, biri umut vadediyor ekonomik kriz döneminde, herkesin borca battığı günlerde, insanlar işsiz kaldığında, Gazze’de 2000 sivil öldüğünde
Bolca tekrar oldu. Şimdi tekrar iki bin demek zorundayım.
2000’lerin başında başka bir mutluluk dalgası daha yaşamıştık. Hatırlıyor musunuz? Amelie. Herşey hayata nasıl baktığınla ilgili. En aksi insanları mutlu edebilir, en sorunlu insanları güldürebilirsin. Küçük şeylerle insanların hayatlarına büyük katkılar da bulunabilirsin. Yeter ki hayatın olumlu taraflarını gör, yeter ki neşeli ol (ki genç kalasın), yeter ki umudunu kaybetme.
Çok etkilendik değil mi? O kadar etkilendik ki aradan onca yıl geçmesine rağmen reklam kampanyalarında kreatif ekibe ilham vermesi için halen “Amelie gibi” yazılıyor briflerde. Amelie gibi olursak yırttık! Bizi izlerken iyi hissetsinler kendilerini yeter, sonra kendilerini iyi hissetmek için bir de bizi alsınlar.
Geçenlerde yeni bir karakter daha girdi hayatımıza. Poppy. Mike Leigh’nin Happy Go Lucky filmindenki kız. O da en az Amelie kadar neşeli. Amelie gibi küçük şeylerden mutlu olmaya çalışan, çevresindekilerin hayata olumlu bakması için uğraşan bir karakter. Ama oluyor mu? Olmuyor bu filmde. Küçük şeylerle, olumlu düşünmekle çözemiyor sorunları yeni Amelie. Neden? Neden hayata olumlu bakıyoruz da, sorunları bir türlü çözemiyoruz?
İnsanlar daha mı fazlasını istiyorlar, bir şey vaat ettiğinde çok daha fazlasını talep ediyorlar senden bu günlerde? Elinle bir umut ışığı gösterdiğinde, koluna sarılıp, koparmaya çalışıyorlar sanki. Kötü niyetle değil elbet. Evet Cola da, Pepsi de doğru anlamış insanları. İnsanların bugun her zamankinden daha fazla umuda, mutluluğa ihtiyacı var ama mutluluk o kapakların altında söylemi tutmuyor.
İdeolojilerin yıkıldığı, büyük söylemlerin sona erdiği, hatta bildiğimiz dünyanın sonunun geldiği söylenmişti bizlere. Bugun geriye donup tekrar buyuk soylemler aramaya başladığımız gunlere geri mi döndük diye düşünüyorum. Bugun insanların yeniden bağlanacak idoller aradığı gün olabilir mi? Obama gibi.
İdare edemem anne!
İdare edemem! İdolleri falan gecelim, bence günün sloganı bu olsun. O kadar oyalandık, o kadar vakit kaybettik yıllardır. Hayatlarımızı kurmamız için satın aldığımız araç-gereçler bozuk çıktı. Haliyle bozuk hayatlar kurduk. Cok klişe tarifler ama durum böyle. Bundan sonra araç-gereç almak da istemiyoruz, paramız kalmadı. Hakkikaten daha iyi hayatlar istiyoruz ve bunun için çözüm.
Reklamdan- Pazarlamadan söze başladığım için devam ediyorum. Acaba şirketler bize çözüm sunmaya cesaret edecekler mi? Bunca fazlalık, bunca gereksiz kalabalık varken bizleri ikna etmek için saçma sapan yeni ürünler geliştirip, onlara giden innovasyon parasının 10 katını bize geçirip, kar etmeye devam edecekler mi? Beraber bir şeyler çözmeye çalışacaklar mı? Ortak bir akıl doğacak mı tüm bu gürültüden? Çevreye zararlı ürünler, ödenmeyen fazla mesailer, çocuk işçiler, atıklar olmadan, kafamızı ütülemeden çözüm sunabilecekler mi?
İnananlar var diye yazdım. Diyorlar ki bu web 3.0 çağında, internet üzerinden ortak akıl yürütülüyor. Bunu iyi kullanan, tüketicileri üretimin parçası, onlara tüketici demeyen, onları ortak yapan yapan şirketler kazanacaklar. (bkz. We Think)
Ben hala anlamış değilim bu senaryoyu ya. Neyse.
Bir sona bağlamıyorum. Sadece idare edemiyorum. Siz?
Aylin Sunam, DUBAI, 2009
Tuesday, January 27, 2009
Saturday, March 8, 2008
radikal 2
Bu kızlar kimin malı?
'Persepolis' filmindeki küçük kız sonunda kendine bir özgürlük alanı yaratabiliyordu, ya bizimkiler?..Ya, ergenler ve genç kızlar ne olacak? Daha çocukken yaşıtlarına göre katmerli bir şekilde ve kafadan kadınlaşmak ağır gelmeyecek mi onlara?
03/02/2008 (1305 defa okundu)
AYLİN SUNAM (Arşivi)Üzerine bir cinsel kimliğin yapışması ne fena. Rahat rahat koşup oynarken, mahalledeki kızlı, erkekli oyunlara katılırken, ağaca tırmanırken, yan bahçeden meyva çalarken çocuksun. Sonra ilk kan geliyor senden. "Genç kız oldun sen" diyor annen. "Bundan sonra dikkatli oturup kalkmalısın". "Erkeklerle arana mesafe koymalısın". Meme uçların belirgenleştiği zaman daha da fena. "Allah memeleri çıkmış" diye gülen teyzeler, elleyen akrabalar. Annen gider, hemen en ufak boyundan bir sütyen alır. Artık kaburga kemiklerinin üstünde bir bez parçası ile yeni bir yaşam başlar. Rahat edemezsin.
Birdenbire yeni bir kimliğin egemenliğine girmek, birdenbire henüz olmadığın bir şeye dönüştürülmek ne gıcık bir durum. "Bu ben değilim demek" istiyorsun ama zamanla bir bakıyorsun ki, onların kalıplarıyla şekillenen aynadaki suretini zamanla kendin olarak kabul etmeye çoktan alışmışsın.
Tüm baskılara rağmen ergenlik ve gençlik dönemlerinde bir kaçış yolu bulmak mümkün. Altkültürlerin giyim şekilleri alışılagelmiş kadın ve erkek görsel kodlarını kırmaya; toplumsal kalıpların dışında bir görüntü yaratarak öncelikle kadın olarak kodlanmamaya yardımcı olabiliyor. 90'larda metalciler, rockcılar, grungelar vardı. 2000'lerde hiphopcular... Türban takanlar da bir altkültür oluşturuyor mu diye düşünüyorum. altkültür olması için toplumun onayladığı bir biçim, şekil olmaması lazım. Ama artık türban anayasadan geçti. Eğitim hakkının engellenmemesi adına artık her yaş grubundaki öğrenci, adına ister başörtüsü diyelim, ister türban diyelim saçlarını göstermeyen bir örtü ile eğitim kurumlarında var olabilecek. Türban artık bir altkültüre ait görsel kod değil.
Dine göre örtünmenin altında yatan sebep kadınların toplum hayatında rahatsız edilmesini önlemek ve rahat hareket etmelerini sağlamak. Peki türban takan ergenler, genç kızlar ve kadınlar rahat ediyorlar mı, rahatsız edilmiyorlar mı? Başkalarının rahatsız etmesini bir kenara bırakırsak, kendileri belli bir kalıbın içinde yer almaktan rahatsız olmuyorlar mı? Görsel kod olarak başörtüsünün anlamı bu kadar aleni iken, dişileri erkeklerden koruma amaçlı bir örtü olarak kullanıldığı bilinirken, başörtüsü kullanan kadınlar kendilerini daha dişi, daha kadın, daha korunası görmüyorlar mı? Kadınların korunmaya ihtiyacı varsa, bu korunmaya ihtiyacı olan insanlar erkeklerin gözünde daha bir ceylan, daha bir dişi olmuyorlar mı?
Reşit yaşta olup kendini bu sınıfa dahil etmek isteyen, peruk, vb. gibi saçma sapan aksesuarlar takmak yerine başörtüsünü takarak inançlarını yaşamak isteyen ve böylece kendini erkeklerden korumak isteyen 18 yaş üstü kadınlara sözüm yok. Ya ergenler ve genç kızlar ne olacak? Türban kafada bir üst kimlik iken, başka bir alt kimlikle özdeşleşip özgürlük alanı bulabilecekler mi Persepolis'teki kız gibi? Ya da kaç tanesi? Daha çocukken yaşıtlarına göre katmerli bir şekilde ve kafadan kadınlaşmak ağır gelmeyecek mi onlara?
Şu anda yasa sadece üniversite öğrencileri için geçerli olacak gibi görünüyor. Ama eğitim hakkı başlığı altında genç kızlara da başörtüsü ile ortaokula, liseye gitme hakkı tanınırsa, bu kızlar mı karar verecek örtünmeye, özgür iradeleri ile mi kalıba sokacaklar kendilerini? Kimin malı sayılacak bu kızlar? Ailenin mi? Devletin mi?
'Persepolis' filmindeki küçük kız sonunda kendine bir özgürlük alanı yaratabiliyordu, ya bizimkiler?..Ya, ergenler ve genç kızlar ne olacak? Daha çocukken yaşıtlarına göre katmerli bir şekilde ve kafadan kadınlaşmak ağır gelmeyecek mi onlara?
03/02/2008 (1305 defa okundu)
AYLİN SUNAM (Arşivi)Üzerine bir cinsel kimliğin yapışması ne fena. Rahat rahat koşup oynarken, mahalledeki kızlı, erkekli oyunlara katılırken, ağaca tırmanırken, yan bahçeden meyva çalarken çocuksun. Sonra ilk kan geliyor senden. "Genç kız oldun sen" diyor annen. "Bundan sonra dikkatli oturup kalkmalısın". "Erkeklerle arana mesafe koymalısın". Meme uçların belirgenleştiği zaman daha da fena. "Allah memeleri çıkmış" diye gülen teyzeler, elleyen akrabalar. Annen gider, hemen en ufak boyundan bir sütyen alır. Artık kaburga kemiklerinin üstünde bir bez parçası ile yeni bir yaşam başlar. Rahat edemezsin.
Birdenbire yeni bir kimliğin egemenliğine girmek, birdenbire henüz olmadığın bir şeye dönüştürülmek ne gıcık bir durum. "Bu ben değilim demek" istiyorsun ama zamanla bir bakıyorsun ki, onların kalıplarıyla şekillenen aynadaki suretini zamanla kendin olarak kabul etmeye çoktan alışmışsın.
Tüm baskılara rağmen ergenlik ve gençlik dönemlerinde bir kaçış yolu bulmak mümkün. Altkültürlerin giyim şekilleri alışılagelmiş kadın ve erkek görsel kodlarını kırmaya; toplumsal kalıpların dışında bir görüntü yaratarak öncelikle kadın olarak kodlanmamaya yardımcı olabiliyor. 90'larda metalciler, rockcılar, grungelar vardı. 2000'lerde hiphopcular... Türban takanlar da bir altkültür oluşturuyor mu diye düşünüyorum. altkültür olması için toplumun onayladığı bir biçim, şekil olmaması lazım. Ama artık türban anayasadan geçti. Eğitim hakkının engellenmemesi adına artık her yaş grubundaki öğrenci, adına ister başörtüsü diyelim, ister türban diyelim saçlarını göstermeyen bir örtü ile eğitim kurumlarında var olabilecek. Türban artık bir altkültüre ait görsel kod değil.
Dine göre örtünmenin altında yatan sebep kadınların toplum hayatında rahatsız edilmesini önlemek ve rahat hareket etmelerini sağlamak. Peki türban takan ergenler, genç kızlar ve kadınlar rahat ediyorlar mı, rahatsız edilmiyorlar mı? Başkalarının rahatsız etmesini bir kenara bırakırsak, kendileri belli bir kalıbın içinde yer almaktan rahatsız olmuyorlar mı? Görsel kod olarak başörtüsünün anlamı bu kadar aleni iken, dişileri erkeklerden koruma amaçlı bir örtü olarak kullanıldığı bilinirken, başörtüsü kullanan kadınlar kendilerini daha dişi, daha kadın, daha korunası görmüyorlar mı? Kadınların korunmaya ihtiyacı varsa, bu korunmaya ihtiyacı olan insanlar erkeklerin gözünde daha bir ceylan, daha bir dişi olmuyorlar mı?
Reşit yaşta olup kendini bu sınıfa dahil etmek isteyen, peruk, vb. gibi saçma sapan aksesuarlar takmak yerine başörtüsünü takarak inançlarını yaşamak isteyen ve böylece kendini erkeklerden korumak isteyen 18 yaş üstü kadınlara sözüm yok. Ya ergenler ve genç kızlar ne olacak? Türban kafada bir üst kimlik iken, başka bir alt kimlikle özdeşleşip özgürlük alanı bulabilecekler mi Persepolis'teki kız gibi? Ya da kaç tanesi? Daha çocukken yaşıtlarına göre katmerli bir şekilde ve kafadan kadınlaşmak ağır gelmeyecek mi onlara?
Şu anda yasa sadece üniversite öğrencileri için geçerli olacak gibi görünüyor. Ama eğitim hakkı başlığı altında genç kızlara da başörtüsü ile ortaokula, liseye gitme hakkı tanınırsa, bu kızlar mı karar verecek örtünmeye, özgür iradeleri ile mi kalıba sokacaklar kendilerini? Kimin malı sayılacak bu kızlar? Ailenin mi? Devletin mi?
10. İstanbul Bienali ve İyimserlik
Bu yazıda bienalden bahsetmeye; bienali kavramsal çerçeve, mekan seçimleri, işler ve bienalin yarattığı tartışmalar üzerinden incelemeye çalışacağım.
Ama tüm bu konulara girmeden önce güncel sanat sergilerine katılan çoğu izleyicinin aklındaki sorularla bir giriş yapmak istiyorum.
- Bienallerde sergilenen işler sanat eseri mi?
- Ya da hazır objelerin, kayıt edilen seslerin, görüntülerin yanına yazılan açıklamalarla belli bir sergileme biçiminde ve belli mekanlarda gösterilmesi o işleri sanat eseri olarak kabul etmemize mi yol açıyor?
- ‘Sanat’ dediğimizde neden bahsediyoruz?
- ‘Güncel sanat’ dediğimizde neden bahsediyoruz?
- Bugün etrafımızda gerçekleşen tüm etkinliklerin, onları sanat çatısı altında toplamımızı sağlayacak ortak özellikleri var mı?
- Sanat eserini diğer objelerden ayıran temel fark sanatın estetik bir işleve sahip olması mı?
- O halde, estetik değer açısından zayıf olan işleri nasıl sanat olarak tanımlayacağız?
- Sanat dünyası (küratörler, sanat okulları, sanat eleştirmenleri, müzeler, sanatçılar) tarafından informal bir biçimde oluşturulan pratiklerin, rollerin ve çerçevelerin içinde yer alan ama estetik değer açısından ‘zayıf’ olan işler sanat olarak tanımlanabilir mi?
Çok fazla soru geliyor akla.
Verili sanat tarihinin gelişimi göz ardı edildiğinde çoğu zaman; edilmediğinde zaman zaman, bugünün sanatını anlamlandırmak kafa karıştırıcı olabiliyor. Bienal kapsamındaki sergilere gidenler gördükleri ‘işler’ karşısında “bunu ben de yapardım; bunu yapmak için sanatçı olmak mı gerekiyor ?” diye soruyorlar. Bu da izleyicilerin kafasında sanatın belli bir tanımı olduğunu gösteriyor ve güncel sanat sergilerindeki işlerin bu izleyicilerin kafalarındaki sanat tanımı ile uyuşmadığını düşünmenize yol açabiliyor.
Türkiye’nin toplumsal dinamiklerine, kültür-sanat tarihine baktığımız zaman güncel sanat sergilerini görme ve okuma biçimlerinin sorunlu ya da bol sorulu olmasının kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Resim ve heykele izin verilmeyen yasaklı bir kültürün devamı olan ‘tarihsiz’ ve ‘sanat-tarihsiz’ bu cumhuriyette ‘sanat’la olan ilişkimizi ne kadar geliştirebildik?
Ya da 50’li yıllardan sonra üzerimizdeki baskısını artıran popüler kültürün, medyanın, sağ ideolojilerin soyutlama yeteneğimizi al aşağı eden kanallarından ne kadar kaçabildik, uzaklaşabildik?
Bu soruların paralelinde ve bugün bizlere sağlanan bu ayrıcalıklı altyapı ve ortamda bugünün sanatını ‘sanat’ olarak kabul etmemek ve izlemeyi reddetmek de, anlamaya çalışmak ta birer seçenek.
Küresel, Savaş, İyimserlik, Bienal, Mümkün?
Bienal öncesinde ve bienalin devam ettiği sonraki günlerde caddeler küratörün “küresel”, “ savaş”, “iyimserlik” sözleriyle donatılmış; sayısı yetersiz olsa da, bienalle ilgili çıkan yazılar kavramsal çerçeveyi eksene almış; bienalle ilgili tartışmalar, işlerden ve sergileme biçimlerinden çok, kavramsal çerçevede yer alan metinlerden kaynaklanmıştı.
Sanat dünyası tarafından oluşturulan, kabul gören ve tartışılması gereken informal pratiklerden biri küratörlerlerin sergileri bize kavramsal çerçevesi ile birlikte sunması. Bugün, verili bu çerçevenin dışından bakmak, işleri küratöryel bakışın dışında değerlendirmek neredeyse imkansız.
10. İstanbul Bienali küratörü Hou Hanru, bienalin kavramsal çerçevesini açıkladığı yazısında imparatorluk sonrası ulus devletler kuran üçüncü dünya ülkelerinin küreselleşme ve ulus devlet anlayışları arasındaki gerilimi içinde barındıran, sancılı modernleşme süreçlerinden bahsetmişti.
Kentleşmeyi modernleşmenin en görünür ve önemli işareti olarak gören Hanru, İstanbul’u ve mimari koşullarını bienalin çıkış ve referans noktası olarak ele aldığını söyledi. Bu anlayışa parallel olarak, ‘AKM, İMÇ, Antrepo No.3, Santral İstanbul ve KAHEM’i şehrin kentsel modernleşmesinin çeşitli yüzleri ve modellerinin simgesel ve fiziksel aynaları olarak gördüğü için bienal mekanları olarak seçtiğini belirtti.
Önceki yıllardaki bienallere de ev sahipliği yapan Antrepo, bu sene gürültülü, renkli ve kaotik bir mekan olarak karşımıza çıktı. Bir çok insanın ve bir çok şehrin seslerinin birbirine karıştığı videolar ve mekan ilişkimizi sorgulatmaya çalışan yerleştirmelerle karmaşık ve kapalı bir lunapark. Antrepo’da korku tünellerinin yerini ‘geçmiş’ ve ‘gelecek’ tünelleri almış. Atom Egoyan, Kutluğ Ataman videoları ile bu yüzyılın başına gidip ‘tarihsizliğinizi’ ve biraz ilerde ‘Second Life’ ile ‘yersizliğinizi’ hatırlıyabiliyorsunuz. Beş Koreli bireyi Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa, Rusya ve Japonya’nın Korece’ye çevrilmiş ulusal marşlarını okurken gösteren bir video projeksiyon işi ile milliyetçilik duygunuzu biraz yıpratıp, ordan Yunus Emre'nin sözleriyle başlayan aynalı koridor ile biri bizi gözetliyor evine gitmek de mümkün. Eğlenceli.
Antrepo’dan çıkıp, diğer mekanlara gittiğinizde eğlence ortamı yerini başka tartışmalara bırakıyor . AKM gibi yıkılması gündeme gelen ve dönemine göre oldukça yenilikçi ve etkileşimi ön plana koyan bir mimariye sahip İMÇ’deki ‘Dünya Fabrikası’ sergisi gösterilen işlerden çok, etkileşime açık bir mekan olma potansiyeli ile öne çıkıyor. Fakat koridorların temiz tutulmasına yönelik yönetim anonsları, sürekli karşınıza çıkan güvenlik görevlileri ve İMÇ’deki dükkan sahiplerinin bakışları ile etkileşim kurmak güç. Mekandaki işleri gezerken çok rahatsız edici bir iktidar hissi insanı sarıyor. Dükkan sahiplerinden birinin, “bienal gelip, geçer, biz burada kalıcaz” dediğini duyuyorum. ‘Diyalog kurmak’, ‘Beraber tartışmak’ niyetiyle kurulan bu sergide, bir anda “istilacı” gibi hissetmeye başlayabiliyorsunuz kendinizi. Hanru’nun tepeden inme modernleşme eleştirisi aklınıza geliyor, tepeden inme sanat…
Gecegezenler ise Çin Devrimi sırasında halkın ürettiği sokak afişlerini referans alarak ve "dazibao" kavramından hareketle oluşturulmuş bir video gösterimi projesi. Proje kapsamında, bienal tarafından yapılan çağrı üzerine gönderilen videolar arasından beş genç küratörün yaptıkları seçki, gece boyunca İstanbul'un çeşitli sokaklarında gösteriliyor. Böylelikle bienalin kentin kültürel merkezleri dışındaki bölgelerine de ulaşması planlanmış. Ama ilk gösterim, şehir merkezinde.
İstiklal caddesi’ndeki Urban Kafe’deki ilk gecegezenler gösterimi, küratörlerini sevindiren kalabalık izleyici kitlesine rağmen, sergileme biçimindeki hatalar yüzünden sergilenen işler üzerinden bir tartışma yerine, yansıtılan işleri göremeyen kalabalığın birbirleriyle tartıştıkları bir platforma dönüşüyor. Merkez dışındaki gösterimleri ise bienal görevlilerinin çabalarıyla zor koşullarda sergileniyor. Güçlü referans noktasına ve genç küratörlerinin çabalarına rağmen, mekan seçimindeki yanlışlıklar ya da videoların ve izleyicilerin projenin referans aldığı kavramı yansıtacak bir ruha, zamana, temele sahip olmamaları nedeniyle beklenenin çok altında bir izleyiciye ulaşıyor.
Yirmi yıllık geçmişiyle, artık dünya sanat sahnesinin önemli etkinliklerinden biri olan İstanbul Bienali de elbette Hanru’nun eleştirdiği modernleşme sürecinin bir parçası ve o modernleşme süreci gibi sancılı yaşanıyor . Her ne kadar modern sanat merkezi olan beyaz kutular, müzeler gibi geleneksel sergileme biçimlerinin dışında sunulsa ve sağlam bir kavramsal argümana dayansa da; 10. İstanbul Bienali’nin kilit noktaları olan bu mekanlardaki eylem ve sunma biçimlerinin, diğer katılımcılar ve izleyiciler arasındaki diyaloğu güçlendirdiğini ve etkileşim çabalarının istenen sonucu verdiğini söylemek çok mümkün değil.
Küratörün kentin hafızası olarak tanımladığı bu mekanlardaki işler, bu yazı yayınlandığı zaman çoktan unutulmaya başlamış olacak. 15 milyonluk bu şehirde, 100 bin insanın bile gezmediği bienalden geriye “küresel”, “savaş”, “iyimserlik”, “mümkün” sözcükleri kalacak. “Konu komşu elimizin ağır olduğunu gördü” manşetlerinin, heykellerin tükürülesi objeler olduğu ile ilgili resmi söylemlerin egemen olduğu bir kültürde, Hanru’nun dediği gibi ‘iyimser’ olmak sanırım en iyisi.
Ama tüm bu konulara girmeden önce güncel sanat sergilerine katılan çoğu izleyicinin aklındaki sorularla bir giriş yapmak istiyorum.
- Bienallerde sergilenen işler sanat eseri mi?
- Ya da hazır objelerin, kayıt edilen seslerin, görüntülerin yanına yazılan açıklamalarla belli bir sergileme biçiminde ve belli mekanlarda gösterilmesi o işleri sanat eseri olarak kabul etmemize mi yol açıyor?
- ‘Sanat’ dediğimizde neden bahsediyoruz?
- ‘Güncel sanat’ dediğimizde neden bahsediyoruz?
- Bugün etrafımızda gerçekleşen tüm etkinliklerin, onları sanat çatısı altında toplamımızı sağlayacak ortak özellikleri var mı?
- Sanat eserini diğer objelerden ayıran temel fark sanatın estetik bir işleve sahip olması mı?
- O halde, estetik değer açısından zayıf olan işleri nasıl sanat olarak tanımlayacağız?
- Sanat dünyası (küratörler, sanat okulları, sanat eleştirmenleri, müzeler, sanatçılar) tarafından informal bir biçimde oluşturulan pratiklerin, rollerin ve çerçevelerin içinde yer alan ama estetik değer açısından ‘zayıf’ olan işler sanat olarak tanımlanabilir mi?
Çok fazla soru geliyor akla.
Verili sanat tarihinin gelişimi göz ardı edildiğinde çoğu zaman; edilmediğinde zaman zaman, bugünün sanatını anlamlandırmak kafa karıştırıcı olabiliyor. Bienal kapsamındaki sergilere gidenler gördükleri ‘işler’ karşısında “bunu ben de yapardım; bunu yapmak için sanatçı olmak mı gerekiyor ?” diye soruyorlar. Bu da izleyicilerin kafasında sanatın belli bir tanımı olduğunu gösteriyor ve güncel sanat sergilerindeki işlerin bu izleyicilerin kafalarındaki sanat tanımı ile uyuşmadığını düşünmenize yol açabiliyor.
Türkiye’nin toplumsal dinamiklerine, kültür-sanat tarihine baktığımız zaman güncel sanat sergilerini görme ve okuma biçimlerinin sorunlu ya da bol sorulu olmasının kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Resim ve heykele izin verilmeyen yasaklı bir kültürün devamı olan ‘tarihsiz’ ve ‘sanat-tarihsiz’ bu cumhuriyette ‘sanat’la olan ilişkimizi ne kadar geliştirebildik?
Ya da 50’li yıllardan sonra üzerimizdeki baskısını artıran popüler kültürün, medyanın, sağ ideolojilerin soyutlama yeteneğimizi al aşağı eden kanallarından ne kadar kaçabildik, uzaklaşabildik?
Bu soruların paralelinde ve bugün bizlere sağlanan bu ayrıcalıklı altyapı ve ortamda bugünün sanatını ‘sanat’ olarak kabul etmemek ve izlemeyi reddetmek de, anlamaya çalışmak ta birer seçenek.
Küresel, Savaş, İyimserlik, Bienal, Mümkün?
Bienal öncesinde ve bienalin devam ettiği sonraki günlerde caddeler küratörün “küresel”, “ savaş”, “iyimserlik” sözleriyle donatılmış; sayısı yetersiz olsa da, bienalle ilgili çıkan yazılar kavramsal çerçeveyi eksene almış; bienalle ilgili tartışmalar, işlerden ve sergileme biçimlerinden çok, kavramsal çerçevede yer alan metinlerden kaynaklanmıştı.
Sanat dünyası tarafından oluşturulan, kabul gören ve tartışılması gereken informal pratiklerden biri küratörlerlerin sergileri bize kavramsal çerçevesi ile birlikte sunması. Bugün, verili bu çerçevenin dışından bakmak, işleri küratöryel bakışın dışında değerlendirmek neredeyse imkansız.
10. İstanbul Bienali küratörü Hou Hanru, bienalin kavramsal çerçevesini açıkladığı yazısında imparatorluk sonrası ulus devletler kuran üçüncü dünya ülkelerinin küreselleşme ve ulus devlet anlayışları arasındaki gerilimi içinde barındıran, sancılı modernleşme süreçlerinden bahsetmişti.
Kentleşmeyi modernleşmenin en görünür ve önemli işareti olarak gören Hanru, İstanbul’u ve mimari koşullarını bienalin çıkış ve referans noktası olarak ele aldığını söyledi. Bu anlayışa parallel olarak, ‘AKM, İMÇ, Antrepo No.3, Santral İstanbul ve KAHEM’i şehrin kentsel modernleşmesinin çeşitli yüzleri ve modellerinin simgesel ve fiziksel aynaları olarak gördüğü için bienal mekanları olarak seçtiğini belirtti.
Önceki yıllardaki bienallere de ev sahipliği yapan Antrepo, bu sene gürültülü, renkli ve kaotik bir mekan olarak karşımıza çıktı. Bir çok insanın ve bir çok şehrin seslerinin birbirine karıştığı videolar ve mekan ilişkimizi sorgulatmaya çalışan yerleştirmelerle karmaşık ve kapalı bir lunapark. Antrepo’da korku tünellerinin yerini ‘geçmiş’ ve ‘gelecek’ tünelleri almış. Atom Egoyan, Kutluğ Ataman videoları ile bu yüzyılın başına gidip ‘tarihsizliğinizi’ ve biraz ilerde ‘Second Life’ ile ‘yersizliğinizi’ hatırlıyabiliyorsunuz. Beş Koreli bireyi Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa, Rusya ve Japonya’nın Korece’ye çevrilmiş ulusal marşlarını okurken gösteren bir video projeksiyon işi ile milliyetçilik duygunuzu biraz yıpratıp, ordan Yunus Emre'nin sözleriyle başlayan aynalı koridor ile biri bizi gözetliyor evine gitmek de mümkün. Eğlenceli.
Antrepo’dan çıkıp, diğer mekanlara gittiğinizde eğlence ortamı yerini başka tartışmalara bırakıyor . AKM gibi yıkılması gündeme gelen ve dönemine göre oldukça yenilikçi ve etkileşimi ön plana koyan bir mimariye sahip İMÇ’deki ‘Dünya Fabrikası’ sergisi gösterilen işlerden çok, etkileşime açık bir mekan olma potansiyeli ile öne çıkıyor. Fakat koridorların temiz tutulmasına yönelik yönetim anonsları, sürekli karşınıza çıkan güvenlik görevlileri ve İMÇ’deki dükkan sahiplerinin bakışları ile etkileşim kurmak güç. Mekandaki işleri gezerken çok rahatsız edici bir iktidar hissi insanı sarıyor. Dükkan sahiplerinden birinin, “bienal gelip, geçer, biz burada kalıcaz” dediğini duyuyorum. ‘Diyalog kurmak’, ‘Beraber tartışmak’ niyetiyle kurulan bu sergide, bir anda “istilacı” gibi hissetmeye başlayabiliyorsunuz kendinizi. Hanru’nun tepeden inme modernleşme eleştirisi aklınıza geliyor, tepeden inme sanat…
Gecegezenler ise Çin Devrimi sırasında halkın ürettiği sokak afişlerini referans alarak ve "dazibao" kavramından hareketle oluşturulmuş bir video gösterimi projesi. Proje kapsamında, bienal tarafından yapılan çağrı üzerine gönderilen videolar arasından beş genç küratörün yaptıkları seçki, gece boyunca İstanbul'un çeşitli sokaklarında gösteriliyor. Böylelikle bienalin kentin kültürel merkezleri dışındaki bölgelerine de ulaşması planlanmış. Ama ilk gösterim, şehir merkezinde.
İstiklal caddesi’ndeki Urban Kafe’deki ilk gecegezenler gösterimi, küratörlerini sevindiren kalabalık izleyici kitlesine rağmen, sergileme biçimindeki hatalar yüzünden sergilenen işler üzerinden bir tartışma yerine, yansıtılan işleri göremeyen kalabalığın birbirleriyle tartıştıkları bir platforma dönüşüyor. Merkez dışındaki gösterimleri ise bienal görevlilerinin çabalarıyla zor koşullarda sergileniyor. Güçlü referans noktasına ve genç küratörlerinin çabalarına rağmen, mekan seçimindeki yanlışlıklar ya da videoların ve izleyicilerin projenin referans aldığı kavramı yansıtacak bir ruha, zamana, temele sahip olmamaları nedeniyle beklenenin çok altında bir izleyiciye ulaşıyor.
Yirmi yıllık geçmişiyle, artık dünya sanat sahnesinin önemli etkinliklerinden biri olan İstanbul Bienali de elbette Hanru’nun eleştirdiği modernleşme sürecinin bir parçası ve o modernleşme süreci gibi sancılı yaşanıyor . Her ne kadar modern sanat merkezi olan beyaz kutular, müzeler gibi geleneksel sergileme biçimlerinin dışında sunulsa ve sağlam bir kavramsal argümana dayansa da; 10. İstanbul Bienali’nin kilit noktaları olan bu mekanlardaki eylem ve sunma biçimlerinin, diğer katılımcılar ve izleyiciler arasındaki diyaloğu güçlendirdiğini ve etkileşim çabalarının istenen sonucu verdiğini söylemek çok mümkün değil.
Küratörün kentin hafızası olarak tanımladığı bu mekanlardaki işler, bu yazı yayınlandığı zaman çoktan unutulmaya başlamış olacak. 15 milyonluk bu şehirde, 100 bin insanın bile gezmediği bienalden geriye “küresel”, “savaş”, “iyimserlik”, “mümkün” sözcükleri kalacak. “Konu komşu elimizin ağır olduğunu gördü” manşetlerinin, heykellerin tükürülesi objeler olduğu ile ilgili resmi söylemlerin egemen olduğu bir kültürde, Hanru’nun dediği gibi ‘iyimser’ olmak sanırım en iyisi.
Wednesday, August 1, 2007
toplu aşk

bi' şeyler var bu aralar. herkes bi' delirdi. herkes bi' garip.
Cenk'in duvarına yazmıştı Adnan, "love kills human mind"diye.
biz hakkaten bu aralar toplu kafayı yedik.
Mehmet geçen hafta Saraybosna'daydı. Orda sevda; "iyi bi' kişinin başına gelen kötü bi' şey" anlamına geliyormuş.
burda da öyle.
zor iş. yorucu. stresli. olsun bitsin. ne olacaksa olsun istiyor insan ama süreç sanatı aşk. o ince ince sökülürken, değişirken, iyiye ya da kötüye giderken tahammül etmek gerekiyor. ve tüm bu süreç boyunca kendin olmak. deliriyorsun ve karşında normal seni görüp, beğenen birden bir deliyle karşılaşıyor. dellenmek ya da dellenmemek. offf!!!
wild at heart'ın son sahnesi, Nicholas Cage'den ortaya karışık bir "Love me Tender":
hepimize kolay gelsin!
Monday, July 2, 2007
şiir
Büyük kapıyı örtüyor ağır ağır
Birikmiş ağırları, ağırlaşmış adımları,hisseden..
Griye yakışacak saçları
Büyük kapının ne sağında ne solunda bir duvar
Yine de bir girişi tutuyor inanmasanız da
Sınırlardan haberli olanların bilmedikleri sınırsızlığa açılıyor belki..
Önünde uyuyor kapının
Örtündüğü eski paltosu cepsiz
Birikecek olan birikiyor benliğinde..
Düşünde konuşuyor sadece
Gerisi sonsuz bir dinleyiş
Alacaklarını kalbine
Borçlarını aklına kazıdıkça
Suçluluk duymasa da
Çocuklukla suçlanıyor işte
m.turen 2006
Birikmiş ağırları, ağırlaşmış adımları,hisseden..
Griye yakışacak saçları
Büyük kapının ne sağında ne solunda bir duvar
Yine de bir girişi tutuyor inanmasanız da
Sınırlardan haberli olanların bilmedikleri sınırsızlığa açılıyor belki..
Önünde uyuyor kapının
Örtündüğü eski paltosu cepsiz
Birikecek olan birikiyor benliğinde..
Düşünde konuşuyor sadece
Gerisi sonsuz bir dinleyiş
Alacaklarını kalbine
Borçlarını aklına kazıdıkça
Suçluluk duymasa da
Çocuklukla suçlanıyor işte
m.turen 2006
gaydıra gaydıra yürüdük
Pazar öğleden sonra 1 saatimi Taksim Meydanı'ndan Galatasaray'a kadar yavaş yavaş yürüyerek geçirdim. Ara ara zıplayıp, ara ara slogan atarak.
Tüm üniversite hayatı boyunca hiç bir eyleme katılmayan bir insan, ben. Pardon bir kere üniversitede yemekhane zammı protestosu olmuştu ama o gün kesinlikle ne yapacağımı bilememiştim. Elim ayağıma dolanmıştı. Gösterilen performansa bir türlü uyum sağlayamamış, kendi sesimi duyduğumda ürküp, bir de utanmıştım.
Ne olduysa o cinayetten sonra oldu. O gün televizyonda görüntüleri izlerken sabrımın taştığını farkettim. "Artık, bir şeyler yapmamız lazım" dedim. Bir sürü kişi kendine dedi bunu sanırım o gün. Hemen Agos'un önüne koşmuştum. Bir baktım başkaları da var benim gibi. Sinirlenen, tepkisini ARTIK göstermek isteyen.
Tecrübem çok fazla değil. Hala bir garip hissediyorum bu yürüyüşlerde, mitinglerde. Pazar günkü "gay parade"da da yine bir garip hissettim kendimi.
"Susma haykır, eşcinseller vardır."ın yanı sıra " Öldürmeyeceğiz, ölmeyeceğiz. Kimsenin askeri olmayacağız." sloganları biraradaydı.
Azınlıklar ve azınlıkların devlet tarafından tanınıp, belli haklara sahip olma isteğini ifade etme biçimlerinden çok ikinci sloganı etkileyici buldum. Elbette tanınmak istemelerini, belli haklardan alıkonulmamalarını istiyorum ve bu taleplerini doğru buluyorum. Ama biz ve onlar şeklinde konuşmaktan; kendimi ve onları farklı kılan, ayıran ifade biçimlerinden çok bizi biz yapan, belki hepimizi azınlık, belki bir çoğumuzu bir çoğunluk yapan bu sloganı sevdim;
ÖLDÜRMEYECEĞİZ, ÖLMEYECEĞİZ. KİMSENİN ASKERİ OLMAYACAĞIZ!
Yürüyüş ile ilgili haber aşağıda.
-----------------------------------------------------------------------------------------------
Dün (1 Temmuz) Taksim Meydanı'nda çığlık atarak, düdük ve ıslık çalarak, zıplayarak seslerini kamuoyuna duyurmaya çalışan yüzlerce eşcinsel izleyenlerin şaşkın bakışları arasında gökkuşağı bayrağıyla İstiklal Caddesi'nde yürüdü. Meydanda toplanıp, 25 metrelik bayrakla Galatasaray Lisesi'ne yürüyen eşcinseller, burada geleneksel 'Hormonlu Domates Ödülleri'nin sahiplerini açıkladı.
'Susma haykır, eşcinseller vardır', 'Ahmet'ler Mehmet'i, Ayşe'ler Fatma'yı sevebilir', 'Polis copunu bedenimden çek', 'Teşhirci değil travestiyiz' sloganları eşliğinde yürüyen 1000'e yakın eşcinsel, sivil ve üniformalı polisler eşliğinde eylemlerini gerçekleştirdi. Yaptıkları açıklamalarla eşcinsellerin tepkisini çeken isimlere verilen 'Hormonlu Domates Ödülleri'nin bu yıl üçüncüsü açıklandı. Müzik dalında Ebru Gündeş, siyasette CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, basında Vatan gazetesinden Alev Alatlı, kurumlarda da Bursa Esnaf ve Sanatkârlar Odası ödüle layık görüldü.
Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği'nin organize ettiği yürüyüşe destek veren İstanbul 2. Bölge bağımsız milletvekili adayı Baskın Oran, ezilenlerin yanında olduğunu söylerken yürüyüşe travesti olan İtalyan Komünist Yeniden Doğuş Partisi milletvekili Vladimir Luxuria da katıldı. Çok sayıda sivil toplum kuruluşu yürüyüşe destek verdi.
Sunday, June 24, 2007
pencereler açık
Hava acayip sıcak. Herkes aynı şeyi sölüyor sürekli, "çok sıcak".
Gündüz kötü. İnsan aptallaşıyor, tansiyonu çıkıyor(benim çıktı geçenlerde, hayatımda ilk kez tansiyonum da çıkmış oldu böylece), başına ağrılar giriyor, bir şeyler düşünmeye çalışıyor ama bacak bacağına attığında diz kapaklarından akan ter ya da alnından burnuna damlayan bir ter damlası sürekli düşünceyi engelliyor. Bir de koltuk altı durumu var. Sürekli terli olmak ve eve gidip üstünü değiştiremediğin için o ıslaklık ve koku ile yaşama hali.
Gece. Nedense yaz gecelerinde hep "Çöl'de Çay" filminde gibi hissediyorum kendimi. Filmi izlemeden de kendimi o filmde hissederdim, izleyince o muhteşem çığlık sahnesi de eklendi belleğime. Her neyse...
Ne demiştim. Gece. Yaz gecesi. Bir yaz gecesi rüyası. Benim yaz gecesi gördüğüm rüyalar da fena oluyor. Ama anlatacağım şey rüya ile ilgili değil.
Bütün pencerelerim açık. Beş metre ötedeki apartmanın tam benim odama karşılık gelen pencereleri de. İçerde pek enterasan bir şey olmuyor. Dev ekran bir televizyon var, onun ekranından cama maç, paparazzi, yarışma ve dizi görüntüleri yansıyor. Onun üst katını da oturduğum yerden görebiliyorum ama onun ki kapalı ne yazık ki. Gündüzleri açıyor o penceresini. Saksafon çalıyor. Başkurt Sokak'ta New York'ta gibi hissetmemizi sağlıyor. Sağ olsun.
Kanserdi adam. Öldü. Ambulans sesleri. Bir kadın bağırıyor. Yoldan çekilsenize, yolu kapamaya ne hakkınız var. Cenaze var, cenaze. Bir adam ölmüş. Bizim mahallemizde. Adamı görmedim. Belki de görmüşümdür daha önce. Bilmiyorum. Sesleri duyuyorum. Cenaze var diyen adam birileri ile konuşuyor hala.
Mesela içim burkuluyor. Yolu açın diyen kadına kızıyorum. Olaya müdahil olmuyorum. Bir şey de yapmıyorum. Ama içimi burkup, kızıyorum. Burcu " biri daha gitti" dedi. Serdar'ın dediği gibi içinde yaşlı bir hanfendi var kızın. Dans eden kızın hemen yanında. İkisi hep çarpışıyor. Ben de ikisinin tam ortasında Burcu ile muhabbet ediyorum. Ne dansetmeye gidiyoruz; ne konkene, çaya.
Yazın pencereler açık. Sıcak iklimlerde pencereler hep açık. Soğuk iklimlerde pencereler hep kapalı. Mesafe önemli. Pencereler açık ama evler birbirlerinden uzak olabilir. Pencereler kapalı, evler yakın olabilir. Evde klima olabilir.
Doğulu olmak. Batılı olmak. Pencereleri açmak. Kapamak. Klima taktırmak.
Bunlar geldi aklıma pencereyi açınca.
İyi Geceler Sevgili Günlük. (Küçükken günlüklerime isim takardım)
Gündüz kötü. İnsan aptallaşıyor, tansiyonu çıkıyor(benim çıktı geçenlerde, hayatımda ilk kez tansiyonum da çıkmış oldu böylece), başına ağrılar giriyor, bir şeyler düşünmeye çalışıyor ama bacak bacağına attığında diz kapaklarından akan ter ya da alnından burnuna damlayan bir ter damlası sürekli düşünceyi engelliyor. Bir de koltuk altı durumu var. Sürekli terli olmak ve eve gidip üstünü değiştiremediğin için o ıslaklık ve koku ile yaşama hali.
Gece. Nedense yaz gecelerinde hep "Çöl'de Çay" filminde gibi hissediyorum kendimi. Filmi izlemeden de kendimi o filmde hissederdim, izleyince o muhteşem çığlık sahnesi de eklendi belleğime. Her neyse...
Ne demiştim. Gece. Yaz gecesi. Bir yaz gecesi rüyası. Benim yaz gecesi gördüğüm rüyalar da fena oluyor. Ama anlatacağım şey rüya ile ilgili değil.
Bütün pencerelerim açık. Beş metre ötedeki apartmanın tam benim odama karşılık gelen pencereleri de. İçerde pek enterasan bir şey olmuyor. Dev ekran bir televizyon var, onun ekranından cama maç, paparazzi, yarışma ve dizi görüntüleri yansıyor. Onun üst katını da oturduğum yerden görebiliyorum ama onun ki kapalı ne yazık ki. Gündüzleri açıyor o penceresini. Saksafon çalıyor. Başkurt Sokak'ta New York'ta gibi hissetmemizi sağlıyor. Sağ olsun.
Kanserdi adam. Öldü. Ambulans sesleri. Bir kadın bağırıyor. Yoldan çekilsenize, yolu kapamaya ne hakkınız var. Cenaze var, cenaze. Bir adam ölmüş. Bizim mahallemizde. Adamı görmedim. Belki de görmüşümdür daha önce. Bilmiyorum. Sesleri duyuyorum. Cenaze var diyen adam birileri ile konuşuyor hala.
Mesela içim burkuluyor. Yolu açın diyen kadına kızıyorum. Olaya müdahil olmuyorum. Bir şey de yapmıyorum. Ama içimi burkup, kızıyorum. Burcu " biri daha gitti" dedi. Serdar'ın dediği gibi içinde yaşlı bir hanfendi var kızın. Dans eden kızın hemen yanında. İkisi hep çarpışıyor. Ben de ikisinin tam ortasında Burcu ile muhabbet ediyorum. Ne dansetmeye gidiyoruz; ne konkene, çaya.
Yazın pencereler açık. Sıcak iklimlerde pencereler hep açık. Soğuk iklimlerde pencereler hep kapalı. Mesafe önemli. Pencereler açık ama evler birbirlerinden uzak olabilir. Pencereler kapalı, evler yakın olabilir. Evde klima olabilir.
Doğulu olmak. Batılı olmak. Pencereleri açmak. Kapamak. Klima taktırmak.
Bunlar geldi aklıma pencereyi açınca.
İyi Geceler Sevgili Günlük. (Küçükken günlüklerime isim takardım)
Subscribe to:
Posts (Atom)
